Kısa Tiyatro Eserleri Örnekleri

Okulda yada arkadaş çevrenizle birlikte oynayabileceğiniz kısa tiyatro oyunları skeçleri.

Düüt

Kahramanlar
Anne
Baba
Çocuk

Oyun
(Salonda anne ve baba birer koltukta oturmaktadır, baba gazete okumakta, anne örgü ile uğraşmakta, çocuk ise yerde oyuncakları ile oynamaktadır.Çocuk elindeki kamyonu halının üzerinde sürerek: )

Çocuk: Düüt!
Anne: Maşallah bey, oğlumuz büyüyor.
Baba: Tabii canım, kimin oğlu! Kafaya bak kafaya tıpkı ben! (Oğlunun saçını okşar.)
Çocuk: Düüt!
Anne: Hatırlıyor musun nefes almıyor diye korkudan ölmüştün.
Baba: Hatırlamaz mıyım, çok korkutmuştu kerata, aslan oğlum, akıllı oğlum benim.
Çocuk: Düüt!
Anne: Maşallah bey, oğlumuz çok zeki! Başkasının çocuğu olsa şimdi ne bulsa ağzına alırdı. Bizimki öyle mi, amanın da benim akıllı kuzuma!
Çocuk: Düüt! (Anne- baba ellerindekilerle meşgul olurken çocuk kamyonu ağzına alır.)
Anne: Bey?…
Baba: Efendim hanım?
Anne: Sence de bizim oğlan mühendis olur değil mi?
Baba: Ne münasebet canım, bizim oğlan doktor olacak.
Çocuk: Düüt! (Seyirciye bakıp gülümser.)
Anne: Aşk olsun ne var yani mühendis olsa!
Baba: Olur mu öyle şey! Doktor olacak o kadar!
Anne: Aaa ne bağırıyorsun be! Hem neden senin dediğin olacakmış, benim oğlum mühendis olacak işte!
Baba: Hanım! Adamın asabını bozma doktor olacak oğlum doktooor!
Anne: Hiç de bile mühendis!
Baba: Doktoooorrrr!
Anne: Mühendiiiiiiiss!
Çocuk: Düüüüüüüüüüüüüt! (Olduğu yere yığılır.)
Baba: Oğlum, aslan oğlum ne oldu!?
Çocuk: Düt! (Ağlar)
Baba: Düt oğlum düt!…

-SON-

 


 

Evlilik Yıldönümü

Kahramanlar
Anne
Baba
Umut

Oyun

(Oturma odası, baba gazete okumakta, anne temizlik yapmakta, Umut ise ders çalışmaktadır.)

Umut: Anneciğim, bugün günlerden ne?
Anne: Çarşamba, ne olmuş?
Umut: Yok bir şey… Babacığım, bugün ayın kaçı?
Baba: Kızım, tamam alacağım o elbiseyi.
Umut: Elbiseyi sormadım baba.
Baba: Kızım, neden üsteliyorsun? Söz verdik işte, bırak da gazetemizi okuyalım.
Anne: Hilmi, faturayı yatırdın mı?
Baba: Ne faturası?
Anne: Ne faturası olacak, elektrik faturası! Yine unuttun değil mi?
Baba: Yahu hanım, sanki boş vaktim varmış gibi… Tövbe tövbe!
Anne: Sorumsuzsun Hilmi sorumsuzsun!
Baba: Hanım, canımı sıkma akşam akşam, zaten tepem attı iş yerinde.
Anne: Canı sıkkınmış, ben elektrik faturası diyorum, sen can sıkıntısından bahsediyorsun.
Baba: Yeter be kadın! Bir gram huzur bırakmadın!
Anne: Yaa! Huzurunuzu ben kaçırdım demek.
Baba: Zehra! Sabrım taşıyor bak!
Anne: Taşarsa taşsın be! Bıktım senin bu hallerinden! Eve geç gelirsin, ailene ilgisizsin, çocuğun elbise ister almazsın, sorumsuzluğun diz boyu!
Baba: Eee, yeter be! Asıl ben bıktım senden! Bir akşam eve geldiğimde güler yüz göstermezsin, seninle evlendiğim güne lanet olsun, bıktım senden bıktım!
Umut: Baba!??!
Baba: Sus kızım, seni hiç çekemem şimdi.
Anne: Demek bıktın, peki o halde ayrılalım biz. Niye devam ettiriyoruz ki bu evliliği?
Baba: Nerde o günler! Boğuyorsun artık beni, nefes alamaz oldum sayende!
Anne: Bak seen! Demek öyle, daha fazla boğmayayım ben sizi. Canıma minnet, beni istemeyen adamı ben hiç istemem. Seni tanıdığım güne lanet olsun, ben babamın evine gidiyorum.
Baba: Nereye gidersen git, cehenneme kadar yolun var. Biz, kızımla yaşarız huzur içinde.
Anne: Umut’u sana bırakacağımı kim söyledi, o da benimle gelecek.
Baba: Yapma yaa! Başka derdin var mıydı? Kızım hiçbir yere gidemez, izin vermiyorum.
Anne: Zaten izin isteyen yok senden, kızım benimle gelecek.
Baba: Seni vururum Zehra, beni bu yaştan sonra katil etme!
Anne: Hele bir dene, bak ne oluyor!
Baba: Zehra, kapa çeneni! Çok fena olacak!
Anne: Ne olacak be ne olacak? Sen kimi tehdit ediyorsun?
Baba: Zehra, sana sus dedim be Allah’ın cezası. Sus!
Anne: Sen kimi susturuyorsun be! Ne hakla… (Umut, araya girer.)
Umut: Yeteeer! Bıktım ikinizden de! Her gün kavga etmenizden bıktım, arkadaşlarımın mutlu aile öykülerini dinlemekten bıktım, yaşamaktan bıktım!.. Sizin bir yere gitmenize gerek yok; ben gidiyorum.
(Umut, oturduğu yerden hareketlenir, masanın altındaki pakete uzanır.)
Ha, unutmadan; bu paketi de sahibine verirseniz sevinirim. Onları görürseniz deyin ki:
“Bu paketi, Umut bıraktı; evlilik yıldönümünüzü kutluyor.”
(Umut sahneden ayrılır, anne-baba da peşinden gider.)
Anne: Umut???
Baba: Umut, kızım!!!
-SON- 



 

Kabadayı Okulu

Kahramanlar

Kabadayılar Kralı Uğur
Çakal Semih
Tilki Volkan
Karabela Halil
Baba Oğuz
Domdom Bayram

Oyun

Kabadayı okulu öğrencileri sınıfta beklemektedir. (Jenerik müziği çalmaktadır.) Kabadayıların bazıları volta atmakta bazıları ise tespih çekmektedir. Bu sırada kabadayılar kralı Uğur sınıfa girer.

K. Uğur: Selamun Aleyküm kardaşlar!
Sınıf: Aleyküm Selam ağabeyimiz!
K. Uğur: Eyvallah, oturun.
(Sınıf oturur. Kabadayılar kralı Uğur yoklama alır. Adı okunan “eyvallah” der.)
K. Uğur: Bugün kabadayı duruşlarını öğreneceğiz.
Sınıf: Eyvallah!
K. Uğur: Evet, Çakal Semih kardeşimiz, ayağa kalk!
Ç.Semih: Eyvallah!
K. Uğur: Bize göster bakalım, kabadayı nasıl bakar?
(Semih seyirciye doğru Küçük Emrah gibi bakar.)
K. Uğur: Olmadı olmadı! Öyle mi bakılır! Bana bakın şimdi.
(K. Uğur sert bir şekilde seyirciye bakar.)
K. Uğur: Anladınız mı?
Sınıf: Eyvallah!
K. Uğur: Tilki Volkan kardeşimiz, ayağa kalk!
T. Volkan: Eyvallah!(ince seslidir)
K. Uğur: Bize göster bakalım, nasıl nara atılır?
T. Volkan: Hieeeeeeyyyyyytttttt!!!
K. Uğur: Olmadı olmadı! Bu sesle kimse korkmaz.Bana bakın şimdi.(Nara atar.)
K. Uğur: Anladınız mı?
Sınıf. Eyvallah!
K. Uğur: Baba Oğuz kardeşimiz, ayağa kalk!
B. Oğuz: Eyvallah!
K. Uğur: Bize göster bakalım nasıl tespih çekilir?
B. Oğuz: (Tespihi cebinden çıkarır) Bismillah, bismillah, bismillah…
K. Uğur: Allah kabul etsin! Yahu beni delirtmeyin! Kabadayı öyle mi tespih çeker?
Bak şimdi: (Nasıl tespih çekileceğini gösterir.)
K. Uğur: Anladınız mı?
Sınıf: Eyvallah!
K. Uğur: Domdom Bayram karedeşimiz, ayağa kalk!
D. Bayram: Eyvallah!
K. Uğur: Bize göster bakalım, nasıl bıçak çekilir?
D. Bayram: Hiiieeeeeyyyyt! (Cebinden tırnak makası çıkarır.)
K. Uğur: Olmuyor olmuyor! Ulan o ne? Sen nasıl kabadayısın?
K. Uğur: (Cebinden bıçağı çıkarır, tam bağırırken dışarıdan bir kadın sesi gelir.)
Kadın: Uğuuurrr!
K. Uğur: Eyvah hanım çağırıyor! Buyur gülüm! (Heyecanlı bir şekilde sahneyi terk eder.)
Kabadayılar ayağa kalkar, hep beraber:
EYVALLAH…
-SON-

 


 

Acele Kral Aranıyor

MUHAFIZ    : Padişahım sonunda ülkemizin en zeki çocuğunu bulduk.

PADİŞAH       : Çabuk buraya getirin.

MUHAFIZ       : Emredersiniz efendim.

PADİŞAH       : Hoş geldin oğlum.

ÇOCUK : Hoş bulduk padişahım. Beni emretmişsiniz.

PADİŞAH    : Senin çok zeki bir çocuk olduğunu duydum. Artık ben yaşlandım. Ülkenin yönetimini bırakacağım bir oğlumu yok. Eğer gerçekten zeki biriysen benden sonra tahta sen geçeceksin. Yani bu ülkenin kralı olacaksın.

ÇOCUK         : Allah size uzun ömür versin sultanım. Biz ölelim siz yaşayın…

PADİŞAH    : Yoo, yo! Ben yeterince yaşadım zaten. Nasıl olsa birgün hepimiz öleceğiz. Şimdi şu soruları cevapla bakalım.

ÇOCUK         : Ne sorusu efendim?

PADİŞAH    : Şimdi senin gerçekten zeki olup olmadığını anlamak için 3 soru soracağım.

ÇOCUK        : Sorun efendim.

PADİŞAH    : Dünyadaki bütün denizlerde kaç damla su olduğunu ölçebilir misin?

ÇOCUK        : Tabiki ölçerim. Ama bunu yapabilmem için sizin de yeryüzündeki bütün akarsuları durdurmanız gerekiyor. Çünkü saydığım damlaları tekrar sayıp hata yapabilirim.

PADİŞAH       : Güzel! Peki şu ikinci soruyu cevapla bakalım.

ÇOCUK : Sorun efendim.

PADİŞAH       : Gökyüzünde ne kadar yıldız var?

ÇOCUK : Ülkemizdeki ağaçların yaprak sayısının yarısı kadar.

PADİŞAH       : Emin misin?

ÇOCUK        : Bana inanmıyorsanız oturun tek tek sayın efendim. Hesabım yanlış ise cezama razıyım.

PADİŞAH    : Aferin. Şimdi son soruyu soruyorum.

ÇOCUK        : Sorun efendim.

PADİŞAH    : Sonsuzluk nedir?

ÇOCUK        : Sonsuzluk ne midir? Bu çok kolay bir soru ama padişahım.

PADİŞAH    : Cevapla o zaman.

ÇOCUK         : Bizim köyde bir dağ vardır. Bu dağ o kadar büyüktür ki henüz üzerinden aşabilen olmamıştır. İşte bu dağa her 100 senede bir kuş gelir ve gagasını kayaya bir kere sürter. Sonra da tekrar 100 sene sonra gelmek üzere uçar gider. O kuşun gagasıyla o dağ yok oluncaya kadar sonsuzluktan sadece bir saniye geçmiş olur. Varın gerisini siz hesaplayın.

PADİŞAH    : Aman Allahım bu ne zeka böyle! Bir daha tekrar eder misin evladım?

ÇOCUK        : Tabi. Bizim köyde bir dağ vardır. Bu dağ o kadar büyüktür ki henüz üzerinden aşabilen olmamıştır. İşte bu dağa her 100 senede bir kuş gelir ve gagasını kayaya bir kere sürter. Sonra da tekrar 100 sene sonra gelmek üzere uçar gider. O kuşun gagasıyla o dağ yok oluncaya kadar sonsuzluktan sadece bir saniye geçmiş olur. Varın gerisini siz hesaplayın.

PADİŞAH    : Harika, harika! Artık ülkemi emanet edebileceğim bir insan var. Ne mutlu bana ki artık gözüm arkada kalmayacak.

Son

 


 

Güzellik Yarışması

(Adaylar ve sunucu, köylü kıyafetleri giymişlerdir. Sahnenin önünde “DAŞLI DEPE YEŞİL MERCİMEK FESTİVALİ” yazmaktadır. Arkada 3 kişi bir masaya oturmuş, masanın önünde de CÜRİ yazılı bir kağıt vardır.)

Sunucu: Sevgili Daşlı Depelile, güzel gasabamız için derdiplenen Daşlı Depe Yeşil Mercimek Festivaline hoşgeldiniz. Şimdi sıra geldi güzellik yarışmasınaaaaaaaaaaa. Güzel adayları deker deker cürinin önünden geççekler. (Köylü kızlar-adaylar jürinin önünden geçerler)

 

1. Aday. Hülya Bahar. 18 yaşında, lise sona gideyo, İngilizce bileyo. Gasabamız Hal Müdürünün gızı.
2. Aday. Fatoş Zeytin. Biçki dikiş gursu mezunu, 21 yaşında Göfteci Ali’nin gızı.
Aha bu da Saniye Yanoş. 20 yaşında Muncurukların Sarı Naciye’nin gızı. Her türlü yimek yapayo, ganaviçe işleyo, iğne oyası bileyo.
4. Aday. Güllü Kestaneci. 19 yaşında, yufka açayo, sıva yapayo, dantel öreyo, Güdük Necmi’nin gızı.
5. Aday. Fadime Gırtık 19,5 yaşında. Gözel mantı yapayo. Her bi işi becereyo. Açık öğretim mektebine devam edeyo. Bodur Osman’ın gızı.
6. Aday. Zahide Pekmez. 18 yaşında. Ganaviçe işleyo, gözel gözel yemekler yapayo, iyi göbek atıp, türkü çığırıyo. Püsürdükler’in Hatça’nın gızı.
Anaaaaaa bunlar da kim? (Anne ile kız tartışarak içeri girerler) Aça ne arıyorsunuz burda?

Anne- Benim gızın elâlemden nesi eksük?

Sunucu: Eksiği yok fazlası var.

Kız: Neyim fazla sunucu buba?

Sunucu: Yaşın.

Anne- Güçüttürürüz.

Sunucu: Kilon fazla gızım.

Anne- Erüttürürüz.

Sunucu: Gerdanın sarkmış.

Anne- Gerdürttürürüz.

Sunucu: Sana curi oy vermez gızım.

Anne- Verdüttürürüz.

Sunucu: Nasıl verdüttürecen?

Anne- (Kolundaki altın bilezikleri göstererek) Yedüttürürüz.

Sunucu: Yahu farzedelim güzellik graliçesi oldun. Sonra nolucek?

Anne- Evlendürürüz.

Kız: Hayır anne hayır, asla, ayem sori yani üzgünüm. Beni graliçe olduktan sonra isteyen bir erkeği ben gatiyen istemem.

Son

 


 

Hangisini Getireyim ?

Hanım: Nilgüüüüüüüün!

Hizmetçi: Buyrun hanımefendi.

Hanım: Biraz sonra misafirlerim gelecek. Senden bir şey getirmeni istediğimde bana hangisi hanımefendi diye soracaksın.

Hizmetçi: Başüstüne hanımefendi. (Misafirler gelir.)

Hizmetçi: Misafirler geldi hanımefendi.

Hanım: Tamam, al içeri.
Buyrun hoşgeldiniz. Nasılsınız? İyi misiniz?

Misafirler: İyiyiz. Teşekkürler. Siz nasılsınız?

Hanım: Ay iyiyim. Geçenlerde bir kürk aldım, o kadar güzel ki. Görmek ister misiniz?

Misafirler: Tabii tabii. Görelim.

Hanım: Nilgüüüüüüüüün!

Hizmetçi: Buyrun hanımefendi.

Hanım: Kızım bana geçen gün aldığım kürkü getir!

Hizmetçi: Hangisini hanımefendi?

Hanım: Siyah olanı.

Hizmetçi: Buyrun hanımefendi, getirdim.

Hanım: Bakın ne kadar güzel değil mi?
Teşekkür ederim. Götürebilirsin.
Ayy geçenlerde bir yüzük aldım. Görmek ister misiniz?

Misafirler: Tabii tabii. Görelim.

Hanım: Nilgüüüüüüüüüüüün!

Hizmetçi: Buyrun hanımefendi.

Hanım: Kızım bana geçen gün aldığım yüzüğü getirir misin?

Hizmetçi:Hangisini getireyim hanımefendi?

Hanım: Pırlanta olanını.

Hizmetçi: Buyrun hanımefendi.

Hanım: Bakıııııın ne kadar güzel değil mi? Teşekkür ederim. Götürebilirsin.

Hizmetçi: Hanımefendi kocanız geldi.

Hanım: Çağır.

Hizmetçi: Hangisini hanımefendi.

Son

 


 

 Hasta Ziyareti

Bir işitme engelli, hasta ziyaretine gidiyormuş. Yolda kendi kendine şöyle düşünmüş: “Her ne kadar söylenenleri anlamıyorsam da söylenenleri duymuyorsam da, hasta ziyaretlerinde genellikle hep aynı şeyler söylenir. Ben nasılsın derim, o da iyiyim der, ben de memnun olduğumu söylerim. Sonra ne yiyorsun derim, bir yemek ismi söyler, ben de afiyet olsun derim. Doktorlardan kimin baktığını sorarım, birisinin ismini söyler, iyi doktordur der, ziyareti bitiririm.”
Kafasındaki bu kurgu ile hastanın yanına girer.

İşitme Engelli: Nasılsınız?
Hasta: Ölüyorum, ölüyorum. (İşitme engelli, hastayı duymak için sürekli olarak elini kulağına götürerek konuşur.)
İşitme Engelli: Oh oh, memnun oldum efendim.
Peki ne yiyorsunuz?
Hasta: Zehir zehir.
İşitme Engelli: Çok iyi, çok iyi güzel. Afiyet olsun.
Peki efendim, tedavi için hangi doktor geliyor?
Hasta: Ne doktoru. Azrail’i bekliyorum, Azrail’i.
İşitme Engelli: Oh oh iyi doktordur o. Senin işini tez zamanda bitiriverir. Hadi bana eyvallah.

Son

 


 

 Film Çekimi

Yönetmen: Biraz ağlayarak oynayacaksınız. Başla!

Kovboy: Senin anan var mı?

Kız: Yoook.

Kovboy: Senin baban var mı?

Kız: Yook.

Kovboy: Peki paran var mı?

Kız: O da yok.

Kovboy: Öyleyse ben seni öldürüyorum. Dışın, dışın. (Kız yere yatıp ölü taklidi yapar. Yanına yoldan geçen biri yaklaşır. Kızın yanına çömelir)

Başkası: Kim vurdi buni? Neden vurdi buni? Nasıl vurdi buni?

Yönetmen: Olmuyor olmuyor. Biraz müzikal. (Aynı sahne müzikal olarak yapılır)

Yönetmen: Olmuyor olmuyor çocuklar. Biraz ağır oynayın. (Aynı sahne ağır ağır oynanır.)

Yönetmen: Olmuyor olmuyor. Biraz hareketli oynayın. (Aynı sahne biraz hareketli oynanır.)

Yönetmen: Olmuyor olmuyor çocuklar. Bu ne ya? Herkes rolünü uygun olarak yapsın. (Sonunda yaparlar.)

Yönetmen: Bravo bravo çocuklar, tam istediğim gibi oldu.

Kameraman: Yönetmenim, şey. Ben kameraya film koymayı unutmuşum. (Herkes kameramanı kovalar ve çıkarlar.)

Son

 


 

23 Nisan Oyunu 1

Ali: Çocuklar, Necla ile Ersin tam bir haftadır birbirleriyle dargınlar.
Osman: Ya, ya… Ölsek barışmayız, diyorlar.
Nuri: Arkadaşlar ne yapalım edelim, şunları barıştıralım.
Abidin: Haydi Osman gidelim, sen Necla’yı getir, ben de Ersin’i. Bugün bu işi bitirelim. (İki çocuk gider.)
Ali: Benim aklıma güzel bir fikir geldi.
Nuri: Nedir o?
Ali: Barışmak için Çocuk Bayramı’dan güzel sebep olur mu?
Nuri: Yaşa Ali, bu yerinde bir akıl.
(O sırada bir taraftan Necla, öbür taraftan Ersin gelirler)
Osman: Necla’cığım bizim içimize sinmiyor. Artık Ersinle barışıverin.
Necla: Asla barışmam!
Ersin: Hele ben hiç barışmam. Çünkü ayağıma basıp da özür dilemeyen O.
Ali: Ne yazık… Atatürk’ün ruhu şimdi üzülüyor.
Necla: Neden?
Ali: Görmüyor musun, 23 Nisan Çocuk Bayramı geliyor?
Nuri: Atatürk bu bayramı neden Çocuk Bayramı demişti? Türk çocukları el ele verip birlik olsun, iyi yetişin, ilerde vatanı iyi korusun diye.
Osman: Siz ise, şimdiden darılıyorsunuz.
Ersin: Atatürk’ün ruhunu hiç üzemem, ben barışıyorum.
Necla: Ben de üzemem, barışırım.
(İki çocuk birbirine sarılır.)
Nuri: Yaşasın bayram, yaşasın Ali’nin aklı!

Son

 


 

23 Nisan Oyunu 2

KONU: Köyde gerçekleşen 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’na ilgisiz kalan muhtar köy kahvesinde oturmaktadır. O sırada oradan geçen Emekli Zabit bunu görünce sebebini öğrenmek ister ve kahveye girer. Muhtarla konuşarak ilgisizliğinin sebebini anlamaya çalışır.

KİŞİLER: Emekli Zabit, Köy Muhtarı, Kahveci

YER: Köy Kahvesi

OYUN

MUHTAR(Esneyerek): Herkes tutturmuş meclis açıldı. Bugün meclisin açılışının yıl dönümü, kutlama yapılıyor. Sen de katıl. Ne işim olur.

EMEKLİ ZABİT(Yaklaşarak):Selamün Aleyküm Muhtar. Nasılsın, iyi misin?

MUHTAR(Dönerek):Eyiyim. Sen nassın?

EMEKLİ ZABİT: İyiyim şükür.

MUHTAR(Bağırarak):Kaveci bize iki az şekirli kave.

KAHVECİ: Buyur mıhtar bol köpüklü kaveleriniz.

MUHTAR: Bilirim senin bol köpüklü kavelerini. Bol köpüklü diye içtik durduk; ne köpüğü bilemedik.

ZABİT: Biliyor musun muhtar bugün neyin yıl dönümü?

MUHTAR: Biliyom Zabit Efendi. Ama bu kutlamaya ne gerek var onu bilmiyom?

ZABİT(Birden): Ne diyorsun sen muhtar? Bugünün ne olduğu nasıl bilmezsin? Kutlamaya ne gerek var dersin?

MUHTAR(Gülerek): Ne bağırıyon? Zabit Efendi. Bilmek zorunda mıyım?

ZABİT EFENDİ(Yüksek Sesle):23 Nisan 1923 Tarihi sana bir şey hatırlatmıyor mu? Çocuk Bayramı bir anlam ifade etmiyor mu?

MUHTAR(Kısık sesle): Etmiyo. Ben bilmem. 23 Nisan 1923’te ne oldu? Neden çocuklar bugünde bayram yapılır?

ZABİT EFENDİ: Yazık san muhtar bu köyün başına bir de muhtar olmuşsun. İnsanlar senden iş bekliyor.

MUHTAR: Zabit Efendi söle bakalım 23 Nisan 1923’te ne oldu? Bugün neden önemlidir?

ZABİT EFENDİ: Muhtar, 23 Nisan 1923’te Millet kendi sözünün sahibi oldu. Millet ne derse o olur dendi. Ve öyle de oldu. Sen seçilirken seni köylü seçmedi mi? Onlar istese seni seçmezlerdi? Değil mi?

MUHTAR(Utanarak): Evet. Köylü beni seçmezdi. Ama benden iyisini mi bulacaktı? Ben işlerimi halletmek için konuşmam para ile işlerimi hallederim.

ZABİT EFENDİ: Sen bu kadar bilirsin seçimle iş başına gelmenin önemini,23 Nisan 1923’ün önemini.

MUHTAR: Yahu Zabit Efendi sen meclisin bu kadar önemli olduğunu nerden biliyorsun? Hiç gittin mi meclise?

ZABİT EFENDİ: Ben ordudan emekli olmadan önce Ankara’ya meclisi görmeye gittim. Seçilen insanlar bizi orada nasıl ve ne kadar temsil ediyor diye. Seçimle gelen insanlar bizi en güzel şekilde temsil ediyor. Eskiden böyle miydi? Osmanlı zamanında zengin ve sözü geçen insanlar giderdi. Ama şimdi öyle değil.

MUHTAR(Utanmış bir şekilde): Haklısın galiba Zabit efendi seçimle gelen insanların sözleri daha bir itibarlı oluyo. Zira onları halk seçiyo. Beni de köylü seçmedi mi? Atatürk milleti kurtardığı gibi onlara söz hakkı da verdi.

ZABİT EFENDİ: Ha şöyle muhtar yola gel. Hadi kalk okula 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutlamaya biz de katılalım. Muhtarsız kutlama olmaz.

MUHTAR: Tamam. Ama önce bakkala uğrayalım çocuklar için bir şeyler alalım. Madem bugün onların günü öyle değil mi?

ZABİT EFENDİ: Öyle bugün çocukların bayramı. Onların eğlenmesi, gülmesi lazım. Gelecek
neslimiz onlar

MUHTAR(Yüksek sesle): Kaveci hadi sen de kaveyi kapada gel. Bugün mühim bir gün kutlamalara gideceğiz.

KAHVECİ: Tamam mıhtar. Geleyom.

Üçü birlikte kutlamalara katılmak için okul meydanına giderler.

sOn

 


 

Akıllı Eşek

Kişiler
Çiftçi – öküz – Eşek – Köpek – İki işçi

1. Perde
(Arka plânda dağlar, tepeler ve ağaçların olduğu bir resim yer alır. Çiftçi bir köşede oturmuş, yere mendilini sermiş yemek yer. Bir yanında su testisi durur. Köpeği yanında yatar. Arkasında kürek ve tırmık vardır. Az ötede eşek ve öküz yan yana otlar. Ara sıra kafalarını kaldırıp birbirlerine bakarlar. Çiftçi gülerek onları dinler.)
(Çiftçi başına siperli bir şapka takmıştır. Süvari pantolon ve yelek giymiştir. Ayağında deri çizmeler vardır. öküz, eşek ve köpek basit bir maske ile belirtilir.)
öküz (şikâyet ederek)— Sen bütün gün durmadan çalışmanın ne demek olduğunu biliyor musun?
Tam o canım otları ağzıma alırım, hevesim kursağımda kalır.
Eşek (merakla)— Niyeee?
öküz (biraz kızarak)— Niye mi? Niye olacak? Tarla sürülecek derler, alır götürürler. Yük taşınacak derler, alır götürürler. Durmadan emir verirler. Sıkıysa yapma. Yoruluyor mu demezler, aç mı demezler. Biliyor musun? Şimdiye kadar şöyle doya doya bir yemek yediğimi hatırlamıyorum. Hep senden arta kalanları yiyorum.
(Köpek yerinden kalkar. Etrafa bakınır. Koşmaya başlar.)
Köpek— Hav… Hav… Hav…
öküz— Ya sen n’apıyorsun dostum? Bütün gün ahırda uyuyorsundur Allah bilir. Sahibimize nasıl yaranmamız gerektiğini de iyi bilirsin. Eee.. İş yapmadan yemek yiyebildiğine göre. Çok rahatsın çoook!…
Eşek (gülerek)— Vah Vah… Zavallı kardeşim benim! Sana acıdım doğrusu. Şimdi kulaklarını aç ve söyleyeceklerimi iyi dinle.
öküz— De bakalım ne söyleyeceksin?
Eşek— Bak şimdi! Seni götürmek için geldikleri zaman sakın yerinden kalkma. Her gönderilen yere gitmek zorunda değilsin ya…
öküz (merakla)— Pekii… Ya kızarlarsa n’apcam?
Eşek— Canım biraz sabredeceksin. Hiçbir şey kolay değildir ki. Gözlerini kapat, hiçbir şey yeme. Su bile içme.
öküz— Eee?
Eşek— Eeesi, böyle davranırsan iş yapmaktan kurtulursun. Bir güzel dinlenir, keyfine bakarsın.
Çiftçi (kendi kendine gülerek)— Sizi gidi yaramazlar sizi. Neler de düşünüyorlar… (Perde kapanır.)

2. Perde
(Sahneye loş bir ışık verilir. Ahır dekoru oluşturulur. San renkli kâğıtlar kırpılarak kurumuş otlar yapılabilir. Kürek ve süpürge durur bir köşede. öküz ve eşek yularla bağlanmış, otların üzerinde yatarlar. Gözleri kapalıdır. Dışarıdan bir horoz sesi gelir. Bu sırada işçiler ahıra girer.)
1. Sahne
(İşçiler yıpranmış giysiler giyerler. Ayaklarında lastik ayakkabılar vardır. Başlarında siperli şapkalar vardır.) 1.
İşçi— Kalk bakalım koca öküz! Bu kadar uyumak yeter. Şimdi çalışma zamanı. (Şöyle hayvana bir iki şaplak vurur.)
1. İşçi— Hadi kalksana, ne lâf anlamaz hayvansın sen!
2. İşçi (kızarak)— Hıı… Demek kalkmıyorsun ha… Ben sana yapacağımı bilirim.
(Ayağıyla öküze bir tekme atar. öküz inlemeye başlar.)
1. İşçi— Vurma, vurma! Hasta galiba baksana. İnim inim inliyor.
2. İşçi— E öyleyse ağaya söyleyelim de bir çaresine baksın.
1. İşçi— Sen bir koşu git haber ver. (2. İşçi koşar adım ahırdan çıkar. 1. İşçi süpürgeyi eline alır. Homurdana homurdana ahırı temizlemeye başlar.)
1. işçi— Şunlara bak, ne rahat yatıyorlar.
Eşek (Yavaşça)— Baksana derdi olan tek sen değilsin.
öküz— Yaa… O da bizi dertsiz sanır. Baksana ne diyor? Rahat rahat yatıyor muşuz? Gel sen onu bana sor. Sanki tarlayı bu sürüyor.
Eşek— Doğru söylüyorsun valla. İşleri güçleri bize sopa çekmek. Hınçlarını bizden alıyorlar.
öküz— N’aparsın dostum, yapacak bir şey yok.
(Tam o sırada 2. işçi koşar adım ahıra girer.)
2. İşçi (yorulmuş)— Uff… Canım çıktı valla!
1. İşçi— Ne yapacakmışız şimdi? Sordun mu?
2. İşçi— öküz hastaysa, eşeği çıkartın işe, dedi.
Eşek (ağlamsı)— Neee!
(Anırmaya başlar.)— AiLAii…
1. İşçi (gülerek)— Baksana duydu sanki. Nasıl da acızlanıyor?
(İşçiler gülüşürler. 7. İşçi eşeğin yularını çözer. Çekmeye başlar.)
1. İşçi— Gel bakalım koca kulak, bugün benden çekeceğin var.
2. İşçi— Hadisene hımbıl hayvan!
Eşek (Acı acı artırır.)— Aii.. Aii… (Eşek istemeye istemeye yürür.)
(Sahne kararır.)

3. Perde
(Sahne yavaş yavaş aydınlanır. öküz ahırda keyifli keyifli yatmaktadır.)
öküz— Ne kadar güzel oluyormuş yatmak. Yiyorum, içiyorum, yatıyorum. Bundan iyi beylik mi olur?
(Gür bir sesle)— Mööö…
(Bu sırada 7. İşçi eşeği getirir. Yularından bağlar. Eşek bitkin bir hâldedir. İşçi ahırdan çıkar. Eşek kendini yere atar.)
Eşek—Ahh.. Uff.. bacaklarım!… Her yanım kırılıyor.
öküz— Ne oldu dostum? Ne bu hâlin? Şıpır şıpır ter damlıyor her yerinden.
(Eşek şöyle bir başını kaldırır, kızgın kızgın bakar. Yine başını yere koyar.)
öküz— Ne o, çalışmak zor geldi galiba. Çok mu yoruldun?
(Eşek bu kez başını hızla kaldırır.)
Eşek— A benim canım kardeşim, yoruldum yorulmasına tabi. (ağlamsı) Ama beni asıl üzen başka bir şey var.
öküz— Neymiş o? De bakalım. Derdini söylemeyen derman bulamazmış.
Eşek— Sana bir sürü nasihat verdim. Esirlikten kurtuldun böylece.
öküz (hayretle)— Eee.. Bunun üzülecek nesi var.
Eşek (kurnazca)— öyle diyorsun da… Bugün sahibimizin işçilerle konuşmasına şöyle bir kulak kabarttım;
öküz (merakla)— Ne diyordu?
Eşek— “öküz eğer iyileşmezse, onu götürüp satın.” diyordu.
öküz ‘(Telâşlı, şaşkın)-….. Ne dedin, ne dedin?
Eşek— Valla dostum, senin işin kötü. Yakında satılacağın için çook üzülüyorum. Anladın mı şimdi niye perişan bir hâlde olduğumu!
öküz (Telâşlı, kendi kendine konuşur.)— Nasıl olur? Beni nasıl satarlar? Yok yook… Buna imkân yok!…
(Yerinden kalkar, hızlı adımlarla dolaşmaya başlar.)
öküz— Ya sahiden satmaya kalkarlarsa. N’aparım ben o zaman?
Eşek— Sana yardım edemeyeceğim için beni affet kardeş! N’apiim senin yerine satılmaya gidemem ya!
(öküz telâşla eşeğin yanma gelir.)
öküz (yalvararak)— Dostum n’olur beni kurtar?
Eşek (kurnazca)— Ne yapsak bilmem ki…
(Eşek birden aklına bir şey gelmiş gibi yapar, ayağa kalkar.)
Eşek— Dur bakalım, aklıma parlak bir fikir geldi.
öküz (merakla)— Neymiş o? Hadi söyle! .
Eşek— Şimdi yem getirecekler ya! .
öküz— Eee…
Eşek— Onun hepsini ye. Güzelce suyunu da iç. Sesini şöyle bir yükselt. Neşeli neşeli bağır. Hareketli görünmeye çalış. Böylece senin iyileştiğini görüp satmaktan vazgeçer sahibimiz. Sen de yine eskisi gibi işine dönersin, oldu mu?
öküz (heyecanlı)— Tamam… Tamam. Hepsini yaparım. (O arada kapı açılır. İçeri 1. İşçi girer. Elinde yem dolu bir kap ve bir kova su vardır. Bunları öküzün önüne koyar.)
1. İşçi— Bunu da yemezsen gerisini sen düşün. (gülerek) Kasapta bulursun kendini alimallah!
(1. İşçi dışarı çıkar. Sahne kararır, sonra yine açılır. Dışarıdan köpek havlaması ve horoz sesi gelir. Eşek uyur. öküz ayağa kalkar, silkinir, gür bir sesle möölemeye başlar. Eşeği de uyandırır.)
Eşek (sinirli)— Canım bağır dediysek bu kadar da demedik ya! Sabahın bu saatinde eşek uyandırılır mi hiç.
(Kapı açılır, içeri işçiler girer.)
2. işçi— Ooo… Bizim koca öküz ayaklanmış baksana.
1. İşçi— Dün dediklerimi anladı galiba. Anlaşılan kasaba gitmeye hiç niyeti yok.
(İkisi de gülüşürler.)
2. İşçi— Gel bakalım… Yatmak iyiydi değil mi? Oh, ekmek elden su gölden…
1. işçi— Çalışmayana ekmek var mı?
öküz— Mööö… Eskisinden çok daha fazla çalışacağım şimdi.
(Ahırdan çıkarlar. Eşek seyircilere döner.)
Eşek (öğüt verircesine)— Siz siz olun, sakın kimsenin işine burnunuzu sokmayın.
(Perde kapanır.)
Uyarlayan: Sema Devir

 


 

Ben Senin Yaşındayken

BABA: Oğlum gel bakalım buraya!
ÇOCUK: Buyur baba!
BABA: Bu hafta yapılan sınavda kaçıncı oldun?
ÇOCUK: 25. oldum baba.
BABA: Ama nasıl olur! Daha geçen hafta 21. idin. Nasıl dört sıra birden geriledin? Tembel herif.
ÇOCUK: Ne yapayım baba? Sınıfa dört tane yeni öğrenci daha geldi. Dolayısıyla 21.likten, 25.liğe geriledim. Hem bana kızmaya senin hakkın yok.
BABA: Bak şu bacaksıza! Bu kadar tembel olacaksın ve benim sana kızmaya hakkım olmayacak, öyle mi?
ÇOCUK: Tabii… Demek ki mükemmel bir çocuk dünyaya getirememişsiniz. El âlem öyle çocuk yapıyor ki! Hepsi süper zekâ.
BABA: Kızdırma beni alırım ayağımın altına bak. Sınıfta kalmış abuk subuk, aptal saptal konuşuyor.
ÇOCUK: Niye kızıyorsun baba? Sınıfta kaldıysak ne olmuş! Daha iyi ya!
BABA: Neresi iyi bunun?
ÇOCUK: Sürekli maddi sıkıntıdan bahsediyordun, düşünsene yeni sınıf için yeni kitaplar almak zorunda kalacaktın. Şimdi buna gerek kalmadı. Aynı kitapları yeniden kullanacağım.
BABA: Yahu şu karneye bak.Bütün dersler bir, bir, bir…. Allah aşkına bir tane bile iki yok. Yuh sana, nasıl becerdin bunu?
ÇOCUK: Hepsi bir mi, emin misin baba?
BABA: Bir de utanmadan şaşırma numarası yapıyor. Utan, utan! Al da kendi gözlerinle bir daha bak karneye.
ÇOCUK: Allah, Allah! Ver bakalım şu karneyi. Hepsi bir olmamalıydı…
BABA: Şunun söylediğine bak. Doğru hepsi bir olmamalıydı. Sıfır olmalıydı.Bir sene boyunca yattın tabi… Bir bile fazla sana. Ben senin yaşındayken sınıfın en iyisiydim. Karnemde bütün notlarım “5″ idi, “5″….
ÇOCUK: Yapma baba. Bu benim karnem değil. Dün bu karneyi tavan arasında buldum. Senin karnen bu. Neee! Benim karnem mi? Hadi canım…Ver bakiiimL.Aaa! Sahi ya… Eee… Şeeey yani. Diyecektim ki!..
ÇOCUK: Demek bütün notların beşti haa… İşte bak bu da benim karnem. İtiraf et baba, ben senden daha çalışkanım.
BABA: Tamam, tamam anladık, para istiyorsun. Söyle ne kadar vereyim?
ÇOCUK: Şeey! Ne desem bilmem ki! 500 yeter. Ama şimdilik…
BABA: Ne 400 mü? 300 neyine yetmez? Al şu 200´ü 100´ ünü geri getir.
ÇOCUK: Ama baba…
BABA: Aması maması yok. Al şunu! Dur bakim, senin eline ne oldu böyle?
ÇOCUK: Önemli değil baba
BABA: Nasıl önemli değil oğlum? Avuçların kıpkırmızı olmuş. Ne oldu?
ÇOCUK: Öğretmen dövdü.
BABA: Öğretmen mi dövdü? Hangi çağdayız? Dağ başı mı burası? Ben ona sorarım.
ÇOCUK: Dur, dur! Dur baba. Tabiki burası dağ başı değil. Ama galiba kabahat bendeydi.
BABA: Niye, ne oldu ki?
ÇOCUK: Arkadaşım öğretmenin sandalyesine raptiye koymuştu.
BABA: Raptiye koyan arkadaşınsa seni niye dövdü? Onu dövseydi ya!
ÇOCUK: Asıl olay ondan sonra.
BABA: Nasıl yani?
ÇOCUK: Ben de öğretmen raptiyenin üzerine oturmasın diye, tam oturacağı sırada sandalyeyi çektim. Hooop! Gümm! Tabiki…
BABA: Hak etmişsin. Bu gün okulda ne yaptınız?
ÇOCUK: Bu gün okulda dinamit yaptık.
BABA: Peki yarın ne yapacaksınız okulda?
ÇOCUK: Hangi okulda? Dinamit yaptık yaptık diyorum, okul falan kalmadı ortada

Son

 


 

Bir Garip Dava

MUHAFIZ:Padişahım üç adam geldi. Bir davaları varmış. Huzurunuza çıkmak istiyorlar.
PADİŞAH:Gelsinler bakalım.
MUHAFIZ: Geçin bakalım şöyle. Padişahımız sizi bekliyor.
PADİŞAH:Hoşgeldiniz ağalar. Anlatın bakalım derdinizi.
SAKALLI: Efendim biz üç arkadaştık. Üçümüz beraber bir iş yaptık. Ve iyice bir para kazandık. Birbirimize de hiç güvenmiyorduk.
PADİŞAH: Ee…
PALABIYIK: “Paramızı hepimizin güveneceği birine verelim” dedik ve bu arkadaşa teslim ettik.
PADİŞAH: Sonra ne oldu peki?
SAKALLI: Parayı bu arkadaşa emanet ederken « üçümüz birlikte gelmedikçe parayı hiçbirimize verme » diye sıkı sıkı tembih ettik.
PALABIYIK: Tembih etmemize rağmen emanete ihanet etti bu adam.
SAKALLI: Evet ihanet etti. Parayı tek başına gelen diğer arkadaşımıza verdiğini söylüyor.
PADİŞAH: Doğru mu söylüyor bunlar efendi?
KESE: Doğru efendim ama eksik anlattılar.
PADİŞAH: Nasıl yani?
KESE: Evet, bunlar bana bir kese para bıraktılar. „Üçümüz birlikte gelmedikçe parayı hiçbirimize verme.“ dediler.
PADİŞAH: E niye verdin o zaman paraları diğer adama?
KESE: Ama padişahım, henüz elli adım bile gitmemişlerdi ki içerden biri geri geldi ve paraları istedi. Bu ikisine uzaktan bağırdım. “Bakın bu arkadaşa veriyorum.” dedim.
PADİŞAH: Bunlar ne yaptı peki?
KESE: Vallahi ikisi de kafa sallayıp “Tamam ver” dediler.
PADİŞAH: Siz söyleyin bakalım, bu beyefendi doğru mu söylüyor?
SAKALLI: Valla padişahım, keseyi emanet edip gidiyorduk ki şimdi burada olmayan arkadaşımız aniden durdu. “Akşam yiyeceğimiz yemeğin parasını alalım.” dedi. Biz de “yemek parası al gel, bekliyoruz dedik..” Meğer adam tüm parayı almış.
PADİŞAH: Demek arkadaşınız parayı alıp kaçmış ha?
PALABIYIK: Evet ama bu emanetçiye “Biz üçümüz birlikte gelmezsek, hiçbirimize parayı verme” demiştik. O da kabul etmişti. Vermeseydi. Versin bizim paramızı…
PADİŞAH: Ne diyorsun efendi? Adamlar paralarını istiyorlar.
KESE: Doğru, paralarını vermem gerekiyor ama anlaşmaya bağlı kalıyorum ben. Bu yüzden şu an paralarını vermem.
PADİŞAH: Ne demek o?
KESE: Şu demek padişahım. Anlaşmaya göre, bunlara parayı vermem için üçünün birlikte gelmesi gerekiyordu. Getirsinler diğer arkadaşlarını da vereyim paralarını!
PADİŞAH: Doğru. Hadi bakayım, getirin üçüncü arkadaşınızı, alın paranızı!Bir daha da güvenmediğiniz insanlarla iş yapmayın.

Son


 

Gerçek Zenginlik Sağlıktır

ÖĞRETMEN: Çocuklaar! Piknik sona erdi. Hava kararmak üzere… Toparlanın okula yetişmeniz lazım.
ALİ: Biz hazırız öğretmenim.
ÖĞRETMEN: Haydi bakalım, geldiğimiz yoldan geriye dönüyoruz…
VELİ: Öğretmenim şuraya bakın! Ne kadar güzel bir köşk burası…
ÖĞRETMEN: Aaa! Gerçekteeen! Harika bir ev bu! Kimin acaba çocuklar?
CAN: Bilmem…. Ama keşke bu evin sahibinin oğlu olsaydım…
ÖĞRETMEN: Niye?
CAN: Niye mi? Baksanıza, boğaz manzaralı, yem yeşil bahçesi olan olağanüstü bir ev bu.
Kimbilir içinde neler neler vardır.
ÖĞRETMEN: Eğer sen bu evin sahibinin oğlu olsaydın neler yapardın?
CAN: Sizleri evime davet ederdim.
ALİ: Öğretmenim ne olur şu evin bahçesine bir girelim.
ÖĞRETMEN: Niye, ama geç kalıyoruz çocuklar.
VELİ: Ne olur öğretmenim! Hemen geri çıkarız.
ÖĞRETMEN: İzinsiz olmaz. Bir bakalım kim var içeride?
ALİ: Öğretmenim bakın orada bir kadın var.
ÖĞRETMEN: Evet gördüm. Heey! Bakar mısınız?
BAKICI: Buyrun, ne istemiştiniz?
ÖĞRETMEN: Şeey! Ben öğretmenim. Bunlarda Gümüş İlköğretim Okulu öğrencileri. Sınıfça buraya
pikniğe gelmiştik. Dönerken bu köşkü gördük. Kime ait olduğunu merak ettik. Bu köşk
kimin acaba?
BAKICI: Bu köşk ülkemizin en zengin insanına ait.
CAN: Öğretmenim orada bir çocuk var. Tekerlekli sandalyede oturuyor.
BAKICI: Bir dakika onu buraya getireyim.
ALİ: Aa! Çocuk hasta galiba.
BAKICI: Bu çocuk da bu köşkün sahibinin oğlu. Gördüğünüz gibi tekerlekli sandalyeye mahkum. Bende onun bakıcısıyım.
ÖĞRETMEN: Yaa! Demek bu çocuk bu köşkün sahibinin oğlu ha.. Çocuklar! Az önce “Keşke bu köşkün sahibinin oğlu olsaydım.” diyen kimdi?
CAN: Şey bendim öğretmenim…
ÖĞRETMEN: Şimdi ne düşünüyorsun?
CAN: Şeey, ne diyeceğimi bilemiyorum…
ÖĞRETMEN: Bakın çocuklar zenginlik sandığınız gibi mal ve varlık yönünden her şeye sahip olmak
değildir. Gerçek zenginlik gönülle olur. Eğer gönlünüz huzur doluysa siz dünyanın en
zengin insanısınız demektir.
ALİ: Nasıl yani öğretmenim?
VELİ: Gönlün huzur dolu olması ne demek öğretmenim.
CAN: Gerçek zenginlik nedir öğretmenim?
ÖĞRETMEN: Çocuklar, sizler hepiniz aslında milyardersiniz. Örneğin sen çocuğum, sana 100 milyar
verseler gözlerini satarmısın?
ALİ: Hayır, kesinlikle satmam. Gözlerim olmadıktan sonra parayı ne yapayım?
ÖĞRETMEN: Ya kalbini 100 milyara satar mısın?
ALİ: Olur mu öğretmenim? Kalbim olmazsa ben nasıl yaşarım?
ÖĞRETMEN: Peki sana 500 milyar verseler bir ayağını satar mıydm?
VELİ: Hayır…
ÖĞRETMEN: Peki 500 milyara bir kolunu satar mısın?
VELİ: Hayır…
ÖĞRETMEN: Gördüğünüz gibi hiç biriniz milyarlarca paraya rağmen bir organınızı bile satmıyorsunuz. Demek ki bu organlarınızın değeri çok çok fazla. Örneğin çok çok zengin olan bir insan ölmek üzereyken, birazcık daha yaşamak için, bütün servetini vermeye razı olur. Yani anlıyacağınız önemli olan sağlıktır. Sağlık ve huzur! Nice insanlar vardır ki, servet içinde yüzüyorlar, ama mutsuzlar!
CAN: Teşekkür ediyorum öğretmenim. Bana gerçek zenginliğin ne olduğunu gösterdiniz.
Demek ki ben çok çok zengin bir insanmışım.
(Cengiz Tan – Yürek Hikayeleri´nden Uyarlanmıştır.)

Son

 


 

Millet Malı

KOMUTAN: Hey, durun bakalım.
GELİN: Buyur kumandan.
KOMUTAN: Ne yapıyorsunuz burada?
GELİN: Cepheye, Türk ordusuna cephane taşıyoruz..
KOMUTAN: Allah emeğinizi zayi etmesin bacım, sizin hakkınızı bu millet nasıl öder?
GELİN: Şu düşmanı yurdumuzdan bir atalım da kumandan,boş ver sen bizim hakkımızı..
KOMUTAN: İnşallah bacım, bu düşmanın hepsini atacağız yurttan. Söyle bakalım, sen kaç yaşındasın?
GELİN: Şeeey, 18 yaşındayım.
KOMUTAN: Allah´ım, görüyorsun, genciyle yaşlısıyla, çocuğuyla kadınıyla hepimiz seferber olduk. Sen bizi muzaffer kıl..
GELİN: Amiiin..
KOMUTAN: Bacım, bu yaşlı teyze kim?
GELİN: O benim ninem. Oğlunun biri savaşta şehit oldu.
KOMUTAN: Peki şu oturan delikanlı niye bize hiç bakmıyor?
ANA: O benim oğlum evladım. Abisi savaşta şehit oldu.
KOMUTAN: Niye bize ilgi göstermiyor, yoksa bizi küçük mü görüyor?
ANA: Estağfurullah evladım, olur mu öyle şey?
KOMUTAN: Peki niye ayağa kalkmıyor da öyle gururla kurulmuş oturuyor…
ANA: Gururundan değil evladım, o da abisi gibi savaşa gitmişti, ama bir bacağını kaybetti cephede.. Ayağı iyileşir iyileşmez hemen tekrar cepheye gidip savaşmak istedi. Ama almadılar onu askere “bir bacağı takma” diyerek…

KOMUTAN: Yaaaa….
ANA: Şu 18 yaşında olduğunu söyleyen taze gelin ve kucağındaki bebek de onun…
KOMUTAN: Niye konuşmuyor, dilsiz mi yoksa?
ANA: Hayır dilsiz değil. Konuşabiliyor. Ama vatanımız düşman işgalindeyken askere alınmamak ona öyle ağır geldi ki o gün bu gündür tek kelime etmedi kimseye…
KOMUTAN: Dur bakalım nine. Bir konuşalım bu Anadolu aslanıyla.
ANA: Boşuna yorma kendini evladım. Selamını bile almaz kimsenin.
KOMUTAN: Delikanlı, duyduğuma göre savaşta bir bacağını vatan uğruna vermişsin. Adın ne senin?
DELİKANLI:
KOMUTAN: Bu ne haldir bre…! Sen ne biçim askersin ki, karşında bir Türk komutanı var ve sen kılını dahi kıpırdatmadan oturuyorsun. Kalk ayağa!
DELİKANLI:
KOMUTAN: Bak yiğidim. Acını anlıyorum. Hangi Türk istemez ki bu zor zamanda cephede olmayı? Hangi Anadolu delikanlısı düşmana karşı şehitlik sevdasıyla coşmasın? Seni anlıyorum. Haklısın. Üzülmekte haklısın. Ama
yanıldığın bir şey var. ASLAN YARALI DA OLSA ASLANDIR… Bu topal halinle hiçbir işe yaramadığını sanıyorsun. Yanılıyorsun. Koşamasan da ata binebilirsin. Haydi kalk. Cepheye gidiyoruz.
DELİKANLI: Doğru mu? Bu söylediklerin doğru mu kumandanım? Sahiden beni yeniden cepheye götürecek misin?

KOMUTAN: Evet, sana, senin gibi bir kahramana çok ihtiyacımız olacak.
DELİKANLI: Bu topal halimle mi?
KOMUTAN: Bir ayağın yok ama kanatların var ya… Bu yiğidi ata bindirin. Benim tüfeğimi de verin eline. Toparlanın gidiyoruz. Sağlıcakla kalın nine.
DELİKANLI: Şükürler olsun… Allah´ım sana şükürler olsun. Ana, ana kal sağlıcakla. Sen., sen de yavruma iyi bak köylü kızı. Ona babasının ve amcasının nasıl bir asker olduğunu anlat bir gün… Sen de hakkını helal et. Ben artık komutanımla gidiyorum.
ANA: Uğurlar osun evladım….
GELİN: Gittiler ana. Haydi biz de yola koyulalım.
ANA: Doğru, yola koyulalım artık. Ama bu bulutlar da ne! Kızım yağmur yağacak. Cephaneler ıslanacak şimdi. Ne yapacağız? Yanımızda bir örtü de yok…
GELİN: Dur nine!
ANA: Kızım ne yapıyorsun? Bebeğin üstündeki örtüyü niye çıkarıyorsun? Hava soğuk! Üşütecek, hasta olacak zavallı…
GELİN: Bebeğin örtüsünü cephanenin üstüne örteceğim.
ANA: Ama bebek? Ya hasta olur, ölürse…
GELİN: Nine, nine! Bebek, benim bebeğim. Ama bu cephane millet malıdır. Ne yapayım ölürse! Vatan sağolsun!

 


 

Kaybolan Silah

PAŞA: Firdevs Bacı!
FİRDEVS BACI: Buyrun efendim.
PAŞA: Herkese söyle, saat 10´da salonda hazır bulunsunlar!
FİRDEVS BACI: Baş üstüne efendim.
PAŞA: Unutma çok önemli!
FİRDEVS BACI: Unutmam efendim.
(Ev halkı gelir)
PAŞA: Oturun, ayakta kalmayın. Şimdi beni iyi dinleyin. Hepimiz bir tabancam olduğunu bilirsiniz. Her zaman çekmecemde durur.
EV HALKI: Biliyoruz Paşa Hazretleri!
PAŞA: Bu sabah tütün tabakamı almak istediğimde tabancam yerinde yoktu. Ev boş kalmadığına göre ve hırsız giremeyeceğine göre mutlaka biriniz aldınız.
EV HALKI: Estağfirullah paşa hazretleri!
PAŞA: Susun! Bu evden ve sizden ben sorumluyum. Bir cahillik etmenizden korkuyorum. Ben sağ oldukça kimse kılınıza bile dokunamaz. Allah büyüktür. Bu günler de geçer. Karanlık gecelerin sabahı yakındır.
EV HALKI: İnşallah paşa hazretleri!
PAŞA: Zeynel Çavuş sen mi aldın?
ZEYNEL ÇVŞ.: Paşam, eski bir asker olarak hemen belirteyim ki, eğer tabancayı ben almış olsaydım, hiç çekinmeden söylerdim.
PAŞA: Ya sen Firdevs bacı, sakın sen almış olmayasın?
FİRDEVS BACI: Niye alayım ki paşam?
PAŞA: Hemen alınma öyle! Hani demez miydin “Bu düşman askerlerini bir kaşık suda boğasım geliyor. Bunların ne işi var vatanımızda?” diye?
FİRDEVS BACI: Paşam, paşam, elbette öldüresim geliyor. Eğer iş bana kadar düşerse cephedeki nişanlımdan geri kalmam.Fakat yemin ederim ki ben almadım.
PAŞA: Peki, peki sana inanıyorum. Sen işinin başına dönebilirsin.Bırak ağlamayı! Betül kızım, bak gelinimsin.Şehit kocanın hatırı için doğruyu söyle.Sen mi aldın tabancayı?
BETÜL: Paşa Hazretleri, hani geçen akşam kapı çalınmıştı ya…
PAŞA: Evet.
BETÜL: Düşman subayları kapıya dayanmıştı ya…
PAŞA: Eee…
BETÜL: Konağı boşaltmamızı istemişlerdi hani…
PAŞA: İyi ama daha sonra vaz geçmişlerdi.
BETÜL: Biliyorum. Ama ben sokaklarımızı pis çizmeleriyle kirleten düşmanların evimize göz dikmeleri yüzünden üstlerine bütün kurşunları boşaltmayı düşünmüştüm.
PAŞA: Ve bunun için aldm silahı öyle mi?
BETÜL: Hayır Paşa hazretleri! Alacaktım ama yerinde yoktu.Benden önce birisi almış.
PAŞA: Allah aşkına kim aldı öyleyse?Kızlarım, sadece siz kaldınız.Hadi getirin şu silahı!
KIZLAR: Biz mi?
PAŞA: Tabii ki siz.Başka kim kaldı?Hadi utanmayın, inanın affedeceğim.
BÜYÜK KIZ: Fakat baba ben almadım. KÜÇÜK KIZ: Ben de!
PAŞA: Tepemi attırmayın.Güzellikle getirin şunu çabuk!
KIZLAR: Seni nasıl inandırabiliriz?
PAŞA: Tabancayı getirmekle…
KIZLAR: Ama biz almadık ki…
PAŞA: Hanım, ne dersin sen bu işe?
HANIM: Vallahi Paşam, benim de aklım karıştı.Alsalardı açık verirlerdi.
PAŞA: Yahu herkes sorguya çekildi mi?
HANIM: Tabi bey, hepimiz buradayız.
PAŞA: Tabi ya, nasıl da unutmuşum.Şimdi hatırladım.
HANIM: Gördün mü bey, herkesin boş yere günahını aldın.Demek tabancayı koyduğun yeri hatırladın.
PAŞA: Hanım, hanım! Yine mı bana “unutkan”dıyorsun7
HANIM: Canım sen demedin mi ´hatırladım”diye?
PAŞA: Dedim ama sandığın gibi değil!
HANIM: Yaa!
PAŞA: Herkes salonda toplansın dememiş miydim?
HANIM: Demiştin.
PAŞA: Peki sevgili torunum niye gelmedi?
HANIM: Ne? Şimdi de el kadar çocuğa mı iftira ediyorsun?
PAŞA: Göreceğiz, çabuk çağır gelsin!
HANIM: Tamam tamam, sakin ol.Şimdi çağırırım.
PAŞA: Sizler gidebilirsiniz.
FAZIL: Bir şey mi var dedeciğim? Beni istemişsiniz.
PAŞA: Hanım, sen de çıkabilirsin.
FAZIL: Dedeciğim, neden dik dik bakıyorsun?
PAŞA: Gel yanıma şöyle. Nasılsın bakalım?
FAZIL: Babama ve ordumuza duacıyım dedeciğim.
PAŞA: Aferin sana. Bak oğlum, sonunda İstanbul işgal edildi.
FAZIL: Defolup gitsinler!
PAŞA: Merak etme geldikleri gibi gidecekler zaten.
FAZIL: Ne zaman?
PAŞA: Her şeyin zamanı var oğlum. Hele bir Anadolu kurtulsun.Ondan sonra inşallah.
FAZIL: İnşallah dedeciğim.
PAŞA: Fazıl!
FAZIL: Buyur dede.
PAŞA: Tabancamı sen mi aldın?
FAZIL: Şey,neden alayım ki?
PAŞA: Ne bileyim, baban gibi şehit olmak isterdin hep.
FAZIL: İsterim tabi!
PAŞA: Bunun için silah gerekmez mi?
FAZIL: E-e-evet!
PAŞA: Tabancamı sen aldın değil mi?
FAZIL: Evet!
PAŞA: Hala getirmeyecek misin şu tabancayı?
FAZIL: Ama dedeciğim, ben onunla düşmanları vuracaktım!
PAŞA: Aslan oğlum benim. Sen henüz küçüksün. Önünde vatana hizmet edecek uzun yıllar var. Kuvayı milliye boş durmuyor. Adım adım zafere gidiyoruz. Sabırlı olmalıyız. Bütün Anadolu, başlarında Mustafa Kemal ile şahlandı.
FAZIL: İyi ama dedeciğim, onlar koştururken biz burada eli kolu bağlı…
PAŞA: Oğlum, İstanbul da boş durmuyor. Burada herkesin kalbi Anadolu için atıyor. Hadi artık ağlamayı bırak.
FAZIL: Peki dedeciğim.
PAŞA: Aferin sana. Hadi şimdi getir tabancayı…

 


 

Güzel Gören Güzel Düşünür

HULUSİ: Allah´ım bu ne sıkıcı bir hayat böyle! Her günüm adeta zehir, her akşamım cehennem gibi geçiyor. Ben artık dayanamayacağım. Bunca yıl çalışıp didindim, elde avuçta bir şey yok. Hala yamalı elbiselerle dolaşıyorum. Çorabımın ucu delik, gömleğimin düğmeleri yok. Allah´ım ölmek istiyorum artık!
CEVDET: Hayırlı sabahlar amca!
HULUSİ: Böyle hayırlı sabah mı olur be adam?
CEVDET: Niye, hayrola ne oldu? Canını sıkan olay nedir?
HULUSİ: Şu kılığıma kıyafetime bir bak. Dilenci gibiyim. Fakirlik beni kahrediyor. Çoraplarım bile yamalı, delik deşik
CEVDET: Üzüldüğün şeye bak! Haline şükretsene yahu. Bak benim ayaklarıma, çorapları bırak, ayaklarımda ayakkabım bile yok. Ama senin gibi halimden şikayetçi değilim.
HULUSİ: Peki niye mutlusun?
CEVDET: Ben halime şükrederim.
HULUSİ: Şükredecek neyin var ki, baksana bir ayakkabın bile yok.
CEVDET: Bak beyim şu gelen adamı görüyormusun? O benim kardeşimdir. Bak onun ayakkabıları değil, ayakkabı giyecek ayakları bile yok. En azından benim ayaklarım var. Ya ben de onun gibi olsaydım. Bu yüzden Allah´a şükrediyorum. Çünkü kardeşim gibi sürünerek yaşamıyorum.
ŞEHMUZ: Merhaba Abi!
CEVDET: Merhaba kardeşim. Hoş geldin.
ŞEHMUZ: Hoşbulduk abi. Ne o, arkadaşınla tanıştırmayacak mısın?
HULUSİ: Şeey ben Hulusi. Duvar ustasıyım.
ŞEHMUZ: Memnun oldum. Ben Şehmuz. Ben de şu gördüğün tartı aletiyle geçinip gidiyorum işte.
Kazancım az-maz ama buna da şükür. Kimseye muhtaç olmadan yaşamam için yetiyor. HULUSİ: Halinden memnun musun yani?
ŞEHMUZ: Niye memnun olmayacakmışım ki? Bak elim, kolum tutuyor. Ayaklarımdan başka bir eksiğim yok ki. Gerçi ayaklarım da olsaydı daha iyi olurdu ama, ne yaparsın işte kader. Trafik kazasında kaybettim onları. Yaşadığıma şükrediyorum.
HULUSİ: Yahu hala şükredecek neyin kalmış ki.
ŞEHMUZ: Aaa, öyle deme. İnsan şükretmek için hep daha aşağıdakilere bakmalı. Bak, bak, bak. Bizim Cemal de geliyor. Kör Cemal derler ona. Gözlerini daha 6 yaşındayken kaybetmiş. Anlıyacağm dünyası kapkaranlık. En azından benim dünyam aydınlık. Ya onun yerinde olsaydım.
HULUSİ: Pes doğrusu!
ŞEHMUZ: Heey Cemal, bu taraftayız! Direğe dikkat et. Gel, gel de seni yeni arkadaşla tanıştırayım. CEMAL: Merhaba.
HULUSİ: Hoşgeldiniz, ben Hulusi.
CEMAL: Ben de Cemal. Kör Cemal derler bana. Üzülürüm öyle demelerine ama ne yaparsın, körüz işte. Adamlar haklı. Ama ben mi seçtim ki kör olmayı? Ben de istemez miydim dünyayı doyasıya seyretmeyi. Kuşları, böcekleri, insanları izlemeyi. Kimbilir şuradaki çiçekler ne kadar güzeldir. Öyle değil mi?
HULUSİ: Eee, evet gerçekten o çiçekler çok güzel ama nasıl farkettiniz o çiçekleri.?
CEMAL: İnsan sadece gözleriyle görmez dünyayı Hulusi bey. İşte ben bunun için halime şükrediyorum ya. Dokunabiliyorum, tadabiliyorum ve en önemlisi koku alabiliyorum. Orada çiçek olduğunu kokusundan anladım. Sahi sen farketmemiş miydin onları?
HULUSİ: Şeey, yani siz deyince farkına vardım tabi.
CEMAL: Yazık, çok yazık. Oysa Allah o güzelliği sizin gözleriniz için yaratmıştır. Siz gözleriniz sapasağlam olmasına rağmen farkedemiyorsanız hayattan nasıl lezzet alıyorsunuz peki?
HULUSİ: Be, be, ben evet ben mutsuz biriyim. En azından az öncesine kadar mutsuz biriydim. Mutsuz oluşumun sebebini fakirlik sanıyordum, oysa mutsuzluğumun sebebi kör olmammış.

CEMAL: Bakın beyefendi, kimse görmeyi bilmeyen kadar kör olamaz. Doğru, benim gözlerim görmez ama mantığımın gözleri çok keskindir. Asla, keskin sirke olup da küpüme zarar vermem. Ve halime şükrederim.
HULUSİ: Sen de mi haline şükrediyorsun, niye?
CEMAL: Niyesi var mı? Ya yatalak hasta olsaydım. Felçli olsaydım. Yoo, öyle bile olsam mutlu olmak için bir sebep bulurdum. Şimdi halime bir kere daha şükrediyorum. Çünkü ya sizin gibi olsaydım. O zaman benim halim ne olurdu? Bakar kör ve mutsuz biri.
CEVDET: Hulusi Bey, siz ağlıyorsunuz!
HULUSİ: Evet dostlarım, ağlıyorum. Bırakın ağlıyayım. Taşlaşmış kalbimin hamuru göz yaşlarımla yıkanıp yumuşar belki. Sizler bana mutluluğu öğrettiniz. Ne olur aranıza beni de alın.
ŞEHMUZ: O nasıl söz Hulusi Bey, biz kimiz ki seni de aramıza alalım?
CEMAL: Evet, biz üç garibanız sadece. Hergün bu parka gelir, bu banka oturur sohbet ederiz. Bundan sonra sen de gel. Daha mutlu oluruz.
HULUSİ: Evet dostlarım, daha mutlu oluruz, bizden daha mutlusu da olmaz hatta. Sizleri çok seviyorum.

 


 

Acil Hasta

OYUNCULAR

2 Hasta bakıcı : Önlük

2 Hemşire : Beyaz etek yada pantolon , beyaz gömlek .kep
Doktor : Beyaz gömlek . steteskop gözlük

Oyun

Hasta insan modeli sedye içinde iki hasta bakıcı tarafından nani nani dîye ses çıkararak doktor odasına getirilir.

Hasta sıra üzerine yatırılır. iki hemşire hastanın yanına gelerek.

1 HEMŞIRE Hastanın durumu kötü görünüyor

2. HEMŞIRE: Evet hemen doktor beye haber verelim.

(ikinci hemşire haşlanın yanından ayrılarak doktora seslenir)

2. HEMŞIRE: Doktor bey, doktor bey ‘ Acil hasta var!

(Doktor gelerek kısa bir inceleme yapar)

DOKTOR: Hastayı ameliyat edeceğiz hemen hazırlıkları yapın.

 HEMŞÎRE:Peki doktor hey.

(iki hastabakıcı masa örtüsü î/e perdeleme yaparlar.doktor ameliyat için araç gereç isten

DOKTOR: Hemşire hanım çekiç

LHEMŞ1RE; Buyurun Doktor Bey

DOKTOR : Takoz ve testere

HEMŞIRE: Buyrun Doktor Bey

(Alın.an malzemelerle çeşitli sesler çıkarılarak hastanın kesildiği izlenimi

verilir. Doktor hastanın akciğerlerini alarak gösterir)

DOKTOR : Gençliğinde çok sigara içmiş vah zavallı akciğerler fabrika bacası

gibi olmuş, at çöpe gitsin. (Der, ciğerl eri çöpe atar.Bir hemşire kenarda çöp

DOKTOR : Maaşallah maaşallah, mide değil ambar sanki içinde bir ben

yokum ne bulduysa yemiş Bu mide iş yapmaz. Al çöpe gitsin. ( Der. mideyi çöpe atar. Karaciğeri a!ır , gösterir ) _

DOKTOR : Vah karaciğer vah, senden organ bağışı bile olmaz/ ( Der, çöpe atar, kalbi eline alır. )

DOKTOR : Bu kalp kan yerine alkol pompalamış, pompalamaktan yorulmuş iş yapmaz al çöpe gitsin. Der çöpe atar. bağırsakları gösterir )

DOKTOR : Şu bağır sak! arın haline bakın. Kördüğüm olmuşlar. Bu bağırsaklardan kokoreç bile olmaz. At çöpe gitsin (der çöpe atar,sonunda hastayı iki eliyle havaya kaldırarak )

DOKTOR . Bu adam fazla bite yaşamış .Af çöpe gitsin {der adamı çöp kovasına atarlar Kova sedyeye konulur hasta bakıcılar nani nani diye bağırarak oradan uzaklaşırlar.


 

Avcı

(Orman Haftası Piyesi)
3 perdelik oyun Oynayanlar:
Anne
Komşu kadın Avcı Oduncu
Geyik (Geyik maskeli çocuk}
Ormandaki koyunlar
(Maskeli çocuklar)
Sahne: Bir köy odası

Birinci Perde
Anne, komşu kadın, sonra avcı (Anne, kulübenin kapısından dışarıya bakar. Komşu kadın sedirde oturmuş, yün eğirmektedir.}

ANNE – Ortalık nerede ise kararacak!..
KOMŞU – Eh ne yapalım, vakit akıyor.. Gözümüzü açıp kapayıncaya kadar akşam ofuyor!..
ANNE – Aman ne söylüyorsun komşu! Bugün saatler geçmesini bilmiyor!..
KOMŞU – Herhalde işin yoktu da sana saatler uzun geldi. Yoksa ben, sabahtan beri o kadar çalıştım ki bana gün pek kısalmış gibi geldi…
ANNE – Bugün işim yoktu, ama bir iş tutacak gönlüm de yoktu!
KOMŞU – Ne vardı komşucuğum? Bir derdin mi vardı yoksa!..
ANNE – Bir derdim vardı ya!..
KOMŞU – Vah vah… Geçmiş olsun!.. Ne İdi derdin?..
ANNE – Annelerin derdi ne olur ki! Ben avcıyı düşünüyorum?..
KOMŞU -Avcıyı mı?.. Anlayamadım! Hangi avcıyı?..
ANNE – Bizim çocuğu düşünüyorum!.. Ona siz köyde avcı demiyor musunuz? Benim de dilim alıştı. Çocuğumun adını bile unuttum!.. Ben de onu “avcı” diye çağırıyorum…
KOMŞU – Peki! Senin avcıya ne olmuş ki? Bu kadar üzülüyorsun!..
ANNE – Bir şey olmadı!.. Ama… .
KOMŞU-Aması ne?..
ANNE – Aması şu: Bizim çocuğun zihnine koymuşlar!.. Güya ormanda bir yaban domuzu türemiş. Bütün çiftliklere, çubuklara, tarlalara, bağlara ziyan yapıyormuş. Köylülerin canı İçin de tehlike oluyormuş… Bu köyde ve yakın köylerde, oğlum gibi bir avcı yokmuş. Ona, “Bu yerleri olsa olsa sen kurtarırsın!.. Senden başka kimse onu alt edemez!” demişler… O da bu sözlere kapıldı, önceki sabah tüfeğini yüklendi, Çarıklarını giydi, canavarı avlamaya ormana gitti. “Yapma oğlum, etme oğlum…” dedim, dinletemedim. Dün sabah giderken: “Bu hayvanı vurmadan dönmeyeceğim.” dedi. Ama, ne kadar zaman dağda, ormanda kalabilir?.. Çantasındaki azık da pek azdı. Dün gece gelmeyince, çok üzüldüm, ama “Belki de ormanda domuzun çıkışını bekliyor!..” diye kendimi avuttum. “Gün ışırsa gelir!” dedim… Şimdi gün kavuşuyor, bizimki hâlâ görünürlerde yok!.. İşte anun için durmadan kapıdan bakıyor, yolunu gözlüyorum…
KOMŞU – Üzme kendini komşucuğum!.. Avcı oğlun arslan gibidir. Üç köy avcısının öldüremediği o koca domuzu senin uşak, Allah bağışlasın; tek başına öldürür!..
ANNE – Evet, Allah korusun! Şimdiye kadar başına böyle bir şey gelmemişti! Ama analık dedik ya!..
(Onlar böyle konuşurken sahne hafifçe kararmaya başlar.)
KOMŞU – Evet, akşam kavuşuyor. Ben de kalkıp gideyim!.. Ocağa bir çorba koyayım!..
ANNE – Ah sen de mi gidiyorsun? Yalnız kalınca daha da güç olacak beklemek!..
KOMŞU – Yemekten sonra sana yine uğrarım!..
ANNE – Haydi güle güle!..
(Anne, arkasını kapıya çevirmiştir, bu sırada ava içeriye girer.)
KOMŞU-İşte avcı geldi!..
(Anne sevinçle kapıya koşar)
ANNE – Sen mi geldin yavrum?.. Oh ne kadar merak ettim!
(Avcının suratı asıktır, omuzundaki torbayı yere bırakır; gelir, annesinin ve komşusunun ellerini öper.)
KOMŞU – Çok yaşa yavrum…
AVCI – Siz de çok yaşayın teyze!..
ANNE – Nerelerde kaldın dün gece?
AVCI-Merak mı ettin?
ANNE – Elbette!
AVCI – Ben sana canavarı yakalamadan dönmeyeceğim dememiş miydim?..
ANNE – Dedin, dedin ama, ben canavarla boğuşmaya gittiğini biliyordum, nasıl rahat ederim?..
AVCI – Ben sana canavarı vurmadan geri dönmeyeceğimi önceden söylemiştim. Canavarla da buluşmak için sözleşmiş değildik ya! Onu, bir günde yakalayamayacağımı düşünürsün ve kendini üzmezsin sanmıştım…
ANNE – Bari canavarı vurdun mu?
AVCI – Ne gezer?.. Dağda, ormanda dolandım durdum!..
KOMŞU – Ben torbayı görünce canavarı öldürdükten sonra kafasını kesip şu çuvala koydun sanmıştım.
AVCI-Hayır!..
KOMŞU – Sonra annen lâmbayı yakınca çuvalda: “Canavarın başı bu kadar küçük olamaz!” dedim.
AVCI – Doğru düşündün teyze, bunun içinde canavar değil, minik bir geyik yavrusu var!..
ANNE – Ne dedin, ne dedin?.. Bir geyik yavrusu mu?..
(Yere eğilir, çuvalı aralar, hemen kapatır.) Sahi ! imiş… Nasıl yaptın avcı bunu? Nasıl kıydın bu yavruya?..
(Komşu kadın gelir, çuvalı aralar, bakar.)
KOMŞU – Eyvah avcı! Şu yavrucağı nasıl vurdun? Hem kimseyi rahatsız etmeyen, ormanlarımızı süsleyen, bu minicik yavruya nasıl kıydın? Senin hiç de mi acıman yok?..
ANNE – Şimdi onun annesi nasıl yanıyordur? Bilsen, anlasan bunu yapmazdın!..
AVCI – Anne ben bunu öldürmek istemedim!..
ANNE – O kendi kendini mi öldürdü?
AVCI – Sana nasıl olduğunu hemen anlatayım… Bütün gün canavarı aradığım için başka hayvan vurmamıştım. Ertesi gün, yani bugün de böyle oldu… öğleden sonra, köye dönmek için yola düşmeden önce, karşıma bir geyik çıktı… Ben de köye boş dönmeyeyim diye ona nişan aldım. Fakat çalıların arasında yavrusu varmış, anasını tehlikede görünce birden çalılar arasından fırladı. Anasına koştu, silâh onu vurdu, ben de fena oldum, bir kaza oldu. Oldu ama!..
ANNE – Sen iyi bir avcı değilsin!.. İyi bir avcı olsaydın ne yavrulu bir hayvanı vurur, ne yavruyu öksüz bırakırdın! Ne de böyle suçsuz bir yavruyu öldürür, annesinin gönlünü dağlardın… Zaten, avcılık, ancak herkesin tarlasını harman, çorman eden muzur hayvanlar için, insanlara karşı tehlikeli olanları yok etmek İçin yapılmalıdır. Keyif cin hiç bir can öldürülemez… Ben senin böyle kalpsiz olmanı istemiyorum… Ben sana böyle yabanîler gibi davran diye avcı olmana İzen vermedim…
AVCI – Ben de çok üzgünüm anne! Ben bu yavruyu öldürmek istemedim…
ANNE – Ama öldürdün… Ben, sana verdiğim avlanma iznini geri alıyorum… Eğer benim iznim olmadan yine avlanırsan, işte komşumuz da şahit, ben sana analık hakkımı helâl etmem!..
AVCI-Anneciğim, ben küçükten beri avcılık yaparım, avı çok severim, Fakat mademki benim avcılık yapmama izin vermiyorsun, o hâlde sana söz veriyorum, artık avcılık yapmayacağım…
ANNE – Teşekkür ederim oğlum, ama söz vermek yetmez, bu köyümüzün avcılarının bir töresi vardır. Onlar avcılığa tövbe edecekleri zaman köyün etrafını çeviren Yedidağ’ın en tepesine tırmanırlar ve tüfeklerini yedi kere havaya boşaltırlar. Sonra evlerine gelirler ve tüfeği kapının arkasına asarlar… Eğer sen de avcılıktan vazgeçmeye karar verdinse, yarından tezi yok tüfeğini alırsın, Yedidağ’a tırmanır, tepeye gelince törenin emrettiği gibi havaya yedi el ateş edersin ve gelip kapının ardına tüfeğini asarsın, benim günlüm de rahat olur! Beni iyice anla, hiç sebepsiz yere seni öldürseler ben ne hâle gelirdim. Düşün ki hayvanların da onları da seven anneleri var…
AVCİ – Avcılıktan vazgeçmek bana güç gelecek ama mademki sen istiyorsun, yarın vazgeçiyorum avalıktan!..
ANNE – Haydi geç sini başına, benim sana pişirdiğim çorbayı İç… (Avcı sini başına geçerken perde kapanır.)
İkinci perde
Sahne: (Bir koru. Bir ağaç altında oduncu balta ile odun yarmaktadır. Ava omzunda tüfekle sağdan girer.)
ODUNCU -O… Merhaba avcı başı. Nasılsın?
AVCİ-Sağ ol!.. İyiyim! Ya sen?..
ODUNCU – Şükürler olsun, ben de iyiyim… Ama seni biraz keyifsiz görüyorum nen var?..
AVCI-Bir şeyim yok!..
ODUNCU – Yoksa önceki akşam canavarı vuramadın diye mi kederlisin?..
AVCI – Vuramadım değil, bulamadım diye canım sıkkın!..
ODUNCU – (Gülerek) Ben bu ormanda canavarın peşindeyiz diyen nice avcılar gördüm, hiçbiri onunla boy ölçüşemedi. Sen de yıldın işte!.. Ayıp değil!..
AVCI – Ben yılmadım ama bugün avcılığa tövbe edeceğim de canım ondan sıklıyor.
ODUNCU – Demek korkun benim sandığımdan daha kuvvetli imiş. (Güler)
AVCI – Ben yılgınlıktan değil, ana hatırı için bunu yapıyorum.
ODUNCU – Hep korkanlar böyle söyler, ben bugüne kadar korkup da korktuğunu söyleyeni hiç görmedim.
(Tam bu sırada ormanın içinden bir geyik çıkar. Avcının karşısına dikilir, ona dik dik bakar!)
ODUNCU – (Alayla) Bak hele şuna!.. Avcıbaşı, sana şu geyik kafa tutuyor yahu!.. Tövbe etmiş bir avcı olduğunu anladı galiba! Seni umursamıyor, alay ediyor.
AVCI – (Avcı birden parlar, tüfeğini çevirir, geyik kaçar.) Ben daha tövbe etmedim.
ODUNCU – Hey avcıbaşı, mademki tövbe etmedin, seninle alay eden geyiğin ardına düşsene… Ama ey avcı, nerde sende öyle koşacak bacaklar?..
(Ava, geyiğin arkasından fırlar.)
ODUNCU – (Bağırır) Koş bakalım koş, sende eski soluk kalmamış arkadaş!.. Sen o geyiğe yetişemezsin!..
(Perde kapanır.)
Üçüncü Perde
(Sahneye baştanbaşa eğik bir kalas konulmuştur.
Dağın tepesine çıkan bir patikadır bu. Kaçıp kovalamacanın, uzun olduğunu göstermek için. Geyik sağ, dan girer, sola tırmanır, soldan çıkar. Yine aynı biçimle, geyikle ava sahneye bir taraftan girer bir taraftan çıkarlar. En sonunda geyik yüksek noktaya gelince birdenbire durur, başını geriye çevirir, avcı İleri atılır.)
GEYİK – Dur! İlerleme, silâha da davranma ey merhametsiz, ey zalim avcı! ilerleme! Olduğun yerde dur!.. Bu çalıların bir karış ötesi derin bir uçurumdur. Ben seni buraya kadar evlâdımın intikamını almak için getirdim! Durmayıp da koşsaydım, sen de peşimden koşacaktın ve bilmediğin için, uçuruma yuvarlanıp ölecektin, ama ben seni değil, seni kaybedince her şeyini kaybedecek anacığını düşündüm,.. Seni ölümle cezalandırmak, onu cezalandırmak olacaktı!.. Kendi acım kadar bir acıyı başka bir anneye tattırmamak için, seni öldürmekten vazgeçtim.
AVCI – Ey bağrını yaktığım geyik, beni bağışla! Ben yavrunu değil, seni vurmak istemiştim. O, anacığını kurtarmak için kendisini silâhımın önüne attı… Onu öldürdüğümü gören annem, iyi ve zararsız hayvanları öldürmemek şartıyla vaktiyle benim avcı olmama izin verdiğini söyledi… Fakat iznini geri aldı ve kendi izni olmadan bir daha avlanırsam bana analık hakkını helal etmeyeceğini de bildirip beni Yedİdağ’ın tepesine yolladı ve her tepede yedi kere havaya ateş ettikten sonra avcılığa tövbe etmemi İstedi. Ben, onun İçin yollarda idim, yine şeytana uydum. Ama artık bir daha annemin sözünden çıkmayacağım… Beni affet, yaptığımı düşünemedim. İşte bak! Dağın tepesindeyiz, İlk tepeden havaya doğru tüfeğimi birinci kere boşaltarak tövbe törenine başlıyorum.
(A va silâhını çevirir. O bunu yaparken sağdan, soldan, tavşan, ayı, geyik, sincap ve kuş maskelen giyinmiş çeşitli hayvanlar çıkarak şarkı söyleyip vals yaparlar.)
1-Yaşa Ey Avcı
Yaşasın ey avcı, Değiliz yabancı. Ormanın hayvanı kuşuyuz biz!.. Tra la la la la la
2- Kimimiz tavşanız, Dağlarda koşarız, Kimimiz ormanın, perisiyiz!.. Tra la la la la la
3- Gitmeden sırttan post. Sen oldun bize dost, Yaşasın sevinen dostlar da çok, Tra la la la la la
4- Korkumuz kalmadı, Yüreğe dolmadı Ne tüfek kurşunun ne bıçak, ok! Tra la la la la la Perde iner.

 


 

Koca Seyit Onbaşı

    • OYNAYANLAR :Anlatıcı Niğdeli Ali Koca Seyit Cevat Paşa Emir Subayı Fotoğrafçı(Dekor yoktur. Çanakkale Boğazı’ndaki düşman ge­milerini gösteren büyütülmüş bir fotoğraf  ya da re­simlenmiş bir pano önünde oynanabilir.)
    • KOCA SEYİT ONBAŞI(Perde açıldığında ya da sahne aydınlan­dığında asıl gövdesi kuliste olduğu varsayılan bir topun namlusu görülür. Topun önünde topa mermi koymak için tırmanılması gereken iki üç basamaklı bir merdiven de vardır. Aşınmış bir tahta yükselti de denilebilir buna. Sahnede sessizlik egemendir.)

 

  • ANLATICI – Az önce burada büyük bir patlama oldu. (Eliyle göstererek) Şuraya bir yere bir bomba düştü. 1915 yılının mart ayındayız. Çanakkale Boğazı’ndaki düşman gemileri Türkiye topraklarını, kıyıda yerleşmiş Türk askerlerini top ateşine tutuyor. işte o top mermilerinden biri de bu yakınlara düştü. On iki askerimiz şehit oldu. Yirmi dört askerimiz de yaralı. Tam şurada patlamayla toprak altında kalan iki yakın ar­kadaş Niğdeli Ali ile Koca Seyit var. Şimdi onları iz­leyelim. (Kenara çekilir.)
  • NİĞDELİ ALİ – (Yerden kalkmaya çalışır. Üstünde kalın kaputu vardır. Doğrulur. Ayağa kalkar. Sağını solunu yoklar, yaralı olup olmadığına bakar. Yerde onu ara­maya koyulur. Korku içindedir.) Seyit… Heey Koca Se­yit. Nerdesin? Seeyit… (Arkalardan bir inilti gelir.) Kardeş neredesin… (Arkaya koşar, telaş içinde yerdeki yıkıntıların içinden arkadaşını bulmaya çalışır. Seyirciye arkası dönüktür. Toprak içinden arkadaşını çıkarır gibiyapar.) Yaralı mısın kardeş? (İniltiler içinde doğrulmaya çalışır Koca Seyit.) Yaşıyorsun çok şükür. Kalk hadi kardeş. Dayan bana… Bir yerin acıyor mu? 
  • KOCA SEYİT – (Zorlukla kalkarak) Yok Ali, acımıyor. Acımıyor da öldüm sandım. Ölmedim değil mi?
  • NİĞDELİ ALİ – Yok ölmedin Koca Seyit. Toprağa gömülüp kalmışsın. Ben de öyle. Cephanelik tümden yok olmuş.
  • KOCA SEYİT- (Kalkar iyice. Üstünü başını silkeler. Ken­dine çeki düzen vermeye çalışır. Ne yapsak Niğdeli Ali? (Topun yanına gider. Heyecan içinde) Ali gel hele. Be­nim topa bak. Sapasağlam duruyor. Hey aslanım top. Biz bu topla ateş edebiliriz Ali.NİĞDELİ ALİ – Edemeyiz kardeş, baksana topun vinci kırılmış.
  • KOCA SEYİT – (Sevinç içinde) Mermisi de burada duru­yor işte. Kundakta çocuk gibi. Yirmi sekizlik mermi… Yaşasın.
  • NİĞDELİ ALİ – İyi de Seyit kardeş o mermi. Kundakta çocuk değil. Vinç olmadan onu kıpırdatamayız bile.
  • KOCA SEYİT – Vinç gerekmez Ali. Sırtıma koyabilirsem. Gerisi kolay. (Çömelir.) Hadi kardeş, yardım et de şunu sırtıma yerleştirelim.
  • NİĞDELİ ALİ – Olacak iş değil Seyit.
  • KOCA SEYİT – Dediğimi yap Ali… Döndür şöyle mermiyi sırtıma.
  • NİĞDELİ ALİ – (Zorlukla mermiyi Seyit’in sırtına doğru döndürür. Bu bile çok zor gerçekleştirilir.) Ayağa kal­kabilecek misin kardeş? {Mermiyi tutmaya çalışmaktadır.)
  • KOCA SEYİT – Kalkarım Ali… Ha gayret Koca Seyit… Kalktım işte. (Bacaklarının üstünde zorlukla durur. İki yana salınır. Düşmemek için büyük çaba harcar. Mer­divene yaklaşır.) Hepsi topu topu altı basamak. Dayan Koca Seyit. (Zorlukla bir basamak çıkar.)
  • NİĞDELİ ALİ – Ha gayret Koca Seyit. Kaldı beş basamak. (Koca Seyit bir basamak daha çıkar.) Yaşa Koca Seyit, yaşa… Kaldı dört… Üç… İki… Bir… Basardın kardeş. Ya­man delikanlıymışsın.
  • KOCA SEYİT – (Soluk soluğadır. Şimdi şöyle çevirelim namluyu… Ağzı düşmandan yana olmalı ki… (Namlu seyircilere doğru çevrilir.) Şimdi de bir iyice nişan al­malı. Oldu. Ateş… (İki arkadaş da geriye çekilerek ku­laklarını kaparlar. Çok da güçlü olmayan top ateşi sesi duyulur. Sonra da Koca Seyitle Niğdeli Ali’nin sevinçli haykırmaları.)
  • NİĞDELİ ALİ – (Sevinç içinde haykırarak) Tam isabet… Koca Seyit vurdun düşman gemisini. Bak… Koca gemi yan yatıyor. Yangın çıktı gemide… Dumanlara bak…
  • ANLATICI – (Öne çıkar. Olanaklar elveriyorsa ışık An­latıcıya yoğunlaşır. Koca Seyit ve Niğdeli Ali kulisten uzaklaşırlar.) İzlediğiniz olay inanılmaz ama gerçek. Top mermisinin ağırlığı tam tamına 215 okka. Yani 276 kilo. Bunu yapan genç erimiz Koca Seyit, dört büyük in­san ağırlığındaki mermiyi sırtlayıp topa yerleştirebildi, koca Seyit, Balıkesir İlinin Edremit İlçesine bağlı Havran Bucağında doğmuştu. Yoksul bir aileden geliyordu. İri yarı güçlü kuvvetli olduğu için ona herkes Koca Seyit derdi. Koca Seyit’in gençliği hep savaşlarda geçti. 1912 Balkan Savaşında, 1915 de Birinci Dünya Savaşı’nda da Çanakkale’de savaştı. Koca Seyit, o gün tek başına kaldırıp ateşlediği mermiyle İngilizlerin Ocean (Oşın) adlı savaş gemisini batırmıştı. Bu inanılmaz bir olaydı. O sırada Çanakkale’deki birliğin komutanı Cevat Paşa Koca Seyit’in bataryasına gelip olan biteni yerinde görmek istedi. İşte Cevat Paşa…
  • CEVAP PAŞA – (O devrin üniformasıyla arkasında emir subayı daha arkada da fotoğrafçı olduğu halde gelir. Niğdeli Ali ve Koca Seyit selama dururlar. Cevat Paşa da onları selamlar.) Merhaba asker.
  • KOCA SEYİT – NİĞDELİ ALİ – (İkisi birden) Sağol komu­tanım.
  • CEVAT PAŞA- (Koca Seyit’e yaklaşır.) Koca Seyit sen misin?
  • KOCA SEYİT – Benim komutanım.   .
  • CEVAT PAŞA – (Elini uzatır sıkmak için. Koca Seyit etini öper Cevat Paşa’nın) Seni kutlarım Koca Seyit. (Emir subayının uzattığı V biçimindeki kırmızı şeritleri Seyit’in iki koluna da takar. Gösterdiğin kahramanlık nedeniyle seni onbaşılığa terfi ettirdik. Hayırlı olsun.
  • KOCA SEYİT – Sağol komutanım.
  • CEVAT PAŞA – Bundan böyle Seyit Onbaşısın. Seyit Onbaşı, yanımda fotoğrafçı da getirdim. Mermiyi sırtında taşırken bir fotoğrafını çekecek. Bu fotoğraf da tarihe tanıklık edecek. Mermi şurada… Hadi Seyit Onbaşı. Arkadaşın da sana yardım etsin.
  • KOCA SEYİT- Başüstüne komutanım.(Koca Seyit Niğdeli Ali’nin de yardımıyla mermiyi sırtlanır. Ayağa kalkmaya çalışır başaramaz. Bir daha dener, beceremez. Ali yardım eder, ayağa kalkması için. Seyit yine yapamaz. Uğraşır. Ter içinde kalır, soluk soluğa çabalar.) Kaldıramıyorum Paşam. Bağışlayın. O gün savaşın öfkesi hırsı içinde yaptım besbelli.
  • CEVAT PAŞA – {Bir süre gülerek bakar.) Üzülme Seyit Onbaşı. O merminin aynını tahtadan yaptırıp resmini öyle çekeriz.

ANLATICI – İşte böyle arkadaşlar. Ders kitaplarında da gördüğünüz resim Seyit Onbaşı’nın gerçek mermiye benzeyen tahtayı kaldırırken çekilmiş fotoğrafıdır. Sahici mermi değildir. Zaferden sonra Seyit Onbaşı yine yok­sul bir köylü olarak yaşadı. Odunculuk yaptı. 1939 yılının aralık ayında soğukta çalışıp terleyen sonra da üşüten Seyit Onbaşı zatürreden öldü. Öldüğünde elli yaşındaydı. Ölümünden yirmi sekiz yıl sonra 1967′de Seyit Onbaşı’nın doğduğu Havran ilçesine Koca Seyit İlkokulu açıldı. Törende Kurtuluş Savaşı kah­ramanlarından biri olan Seyit Onbaşı saygıyla sevgiyle anıldı. İşte bugün biz de onu andık. Yurdumuzun kur­tarılmasında kahramanlıklar göstermiş pek çok in­sanımızı anmak bize düşen bir borçtur. Unutmayalım ki Seyit Onbaşı gibi insanlarımızı anmak, tarihimizi ve on­ları yaşatmaktır.

 


 

Kız İsteme

(Maho, Haso, Bilo aileleriyle birlikte Gülo’yu istemeye giderler. Gülo’nun evinde girer ve babasının yani Ramo’nun eline öperler ve yerlerine otururlar. Babaları yanlarında, arkalarında anneleri ayaktadır. Annelerin boynu bükük elleri bağlıdır.)
RAMO : Hoş gelmişseniz agalar, bacılar.
AİLELELER : Hoş bulmışag agam.
SÜLO (Maho’nun babası) : Agam biz hayırlı bir iş için gelmişek. Allah’ın emri peygamberin gavliyle kızınız Gülo’yu olgumuz Maho’ya istiyek.
DİĞER BABALAR (Hep bir ağızdan) : Hooop Hooop! Önce biz gelmişek.
(Aralarında tartışma başlar. Her kafadan bir ses çıkar.)
RAMO : Agalar, agalar! Durun noli? Bizim Gülo’yo almah öyle kolay değil. Ne yapak (Düşünür.)? Şindi damat adayları arasıb-nda bir yarışma yapah. Yarışmayı kazananı Gülo’yo almış sayah.
(Bu arada Gülo süslenmiş olarak sahneye getirilir. Gülo’yu iki erkek iki kadın getirir. Bu arada iki erkek de İşte Hendek İşte Deve şarkısıyla şalvarlarıyla birlikte göbek atarak sahneden geçerler.)
RAMO : Eveeet! Yarışmaya başlayak. Yarışmada birinci gelen, iki eliyle çapa çapalayan, dört beygir gücündeki Gülo’yu kazanacak. Haso, ilk soru sana. Sec bakalım. Hangi konudan istiyon? Edibiyat, gene gültüü, mözih.
HASO : Edibiyat agam.
RAMO : Ula hıbo! Edibiyat senin neyine loo. Neyse sorumu soriyem. Eyi dinle, bi difada anla, eyi civab vir. Divan Edibiyatı nedi?
HASO (Düşünür ve cevap verir.) : Bah şindi agam! Gülo’yo alacan, divana oturacan, dizine yatıran ona şiirler okuyacan. Aha işte divan edibiyatı budur.
RAMO : Bilmemişsen aha sana zıfır puan. Hem edibiyat senin neyine Bu arada Hasonun arkada duran annesi Haso’ya durur. Diğer anneler sevinir.)
HASO : Agam bari bir iki puvan virin. Gidiş yolim dogrudir.
RAMO : Sus ulan sus. Bah gız mız vermiyem sana. Hem sen gızı dizinde oturhmayı rüyanda görisen ancah.
(Şalvarlı erkekler İşte Hendek İşte Deve eşliğinde oynayarak sahneden geçerler.)
RAMO : Maho! Sana galdı gene gültü ve mözih. Hangisini seçiysen?
MAHO : Iıı. Mözih agam.
RAMO : Ula hayvan! Mözihden ne anlasın sen?
MAHO : Agam bugüne bugün köyün çobanıyem. Gavalımın sesini duyan davarlar bile baleri yapii.
RAMO : Baleri mi? O da ne ki? Dur şindi. Gafamı garıştırma. Sorumu soriyem. Üflenerek çalınan estoraman nedir?
MAHO : Ney demişsen agam?
RAMO : Bilmişsen hayvan.! On puvan almışsen.
(Şalvarlı erkekler İşte Hendek İşte Deve eşliğinde oynayarak sahneden geçerler.)
RAMO (Bilo’ya dönerek) Bilo bir teh sen galmışsen. Sana galdı gene gültü. Sen de gültüden peh anlarsın ya!
BİLO : Agam! Geçenlerde bir iki saatlik bir iş için şehre gitmişem. Galan zamanda da azıcıh gültü gapmışam.
RAMO : Eyi, tamam! Soruyu soruyem. Gültü ni dimeh?
BİLO : Ney?
RAMO :Bilemedin loo!
BİLO : Niden agam. Maho’nun neysı gabul edili, benim neim neden gabul edil mi?
RAMO : Sus lo davar! Gızı Maho almışdır
(Şalvarlı erkekler İşte Hendek İşte Deve eşliğinde oynayarak sahneden geçerler.)
BİLO – SÜLO : Eee, biz napik agam?
RAMO : Haftaya Cano için yarışırsınız.
GÜLO (sahnenin ortasına gelerek) : İyki beni Maho aldı. Ben de onu çoh beğenirem.

 


 

 Üniversiteye Hazırlık

 

Üniversiteyi hedefleyen bir gençle bu yolun başında, koşmadan yorulan bir gencin karşılaşması ve kıyaslanması üzerine…

Mustafa: Nerde kaldı bu kız da ya! İşte geliyor. Şimdi bununla tanışmak farz oldu. (Ellerini kaldırır.) Hey büyük Allah’ım! (kızı göstererek) Böyle güzellikleri yaratıyorsun ve bana haber vermiyorsun. Oluyor mu yani? (Kıza bakarak) Allah Allah, bu bir insan olamaz yahu. Bu, başka türlü bir yaratık olmalı. Hayır hayır, bu kesinlikle bir insan olamaz. Ya benim şimdiye kadar gördüklerim insan değildi ya da bu, insan değil. Ortada bir terslik var. Ulan yoksa ben mi insan değilim? (telefon çalar) Hayret bir şey! (Telefonu açar.) Alo! Ha aslanım, şu anda iz üstündeyim. Birisiyle tanışmak üzereyiz. Daha tanışmadık. Kız tanışmak için can atıyor da ben soğuk davranıyorum. O şimdi karşımda. Tren bekliyor. Buradan tren geçmiyor mu? Ben de biliyorum. Zaten ben dolmuş bekliyorum. Daha tanışamadık da evlenince balayına Kanarya Adaları’na gitmeyi düşünüyoruz. Tabi, o da kabul ederse. Herhalde üniversite sınavına hazırlanıyor, görünüşü öyle. Duyuşum, fazlaca inekmiş, ama ben onu evcilleştiririm. Sen dolmuşçuya söyle, geç gelsin. Yok yok, hatta bir yerde kaza falan yapsın, hiç gelmesin. Görüşürüz…

Mustafa: Siz de mi dolmuş bekliyorsunuz?

Kız: Evet.

Mustafa: Aman Allah’ım, bu konuşabiliyor. Konuşuyor, konuşuyor!

Kız: Efendim, anlamadım.

Mustafa: Ben de dolmuş bekliyorum. Ne güzel, ikimiz de bir dolmuşu bekliyoruz. Dolmuştaki şansa bak. İnşallah bu dolmuş iyice dolmuştur da bizi almaz.

Kız: Dolmuş çok gecikir mi? Dershaneye geç kalacağım da.

Mustafa: Yok, birazdan gelir. Bizim dolmuşun şoförü kör de dolmuşu yandaki adam kullanıyor. Onun için biraz geç geliyor.

Kız: İlginç, o nasıl oluyor öyle?

Mustafa: Valla, ben de bilmiyorum, öyle duydum. Siz de mi Eminönü’ne gidiyorsunuz?

Kız: Hayır, ben oraya gitmiyorum.

Mustafa: Öyle mi, ne tesadüf. Ben de oraya gitmiyorum. Nereye gidiyorsunuz?

Kız: Niçin sordunuz?

Mustafa: İzninizle ben de oraya gideceğim de.

Kız: Ben dershaneye gidiyorum.

Mustafa: Dershaneye mi ne güzel! Dershaneyi bitirince ne olacaksınız?

Kız: O ne demek?

Mustafa: Bizim arkadaşlar dershanenin birine yıllardır gidiyorlar ve üstelik hala aynı sınıftalar.

Kız: Dershane bizim için bir basamak. Amacım, iyi bir üniversiteye girerek geleceğe güvenle bakmak.

Mustafa: Üniversiteyi bitirenler hep boş geziyorlar ama. Boş gezmek için üniversite bitirmeye gerek yok. Bak, ben üniversite bitirmediğim halde gayet boş gezebiliyorum.

Kız: İyi bir üniversiteyi veya iyi bir bölümü bitirenler boş gezmiyorlar. Siz nerde okuyorsunuz?

Mustafa: Ben liseyi bitirdim.

Kız: Üniversite sınavına girdiniz mi?

Mustafa: Evet girdim. Üstelik kazandım bile.

Kız: Nereyi kazandınız?

Mustafa: Açıköğretim Fakültesini kazandım. Ama babam uzak diye göndermedi.

Kız: Benimle dalga geçmeye çalışıyorsunuz herhalde!

Mustafa: Hayır, dalga geçtim bile.

Kız: Öyle mi? Senin adın Zeki mi?

Mustafa: Evet ama o göbek adım. İsterseniz tanışalım. Çünkü adını bilmediğim bir insanla evlenmemi kimse benden bekleyemez, değil mi? Ayrıca, benim adım “Musti”, ama siz kısaca “Mustafa” diyebilirsiniz.

Kız: (Biraz bekler, şaşırmıştır.) Bir dakika sayın “kısaca Mustafa Bey”, evlilikle ilgili söylediklerinizi tam anlayamadım da.

Mustafa: Tabi, kusura bakmayın. Evlilik ağzımdan kaçtı. Eeee, balayı diyecektim evlilik dedim. Balayına Kanarya Adaları’na gideriz, olmaz mı? Ben gittim, pek beğenmedim ama senin için bir daha giderim.

Kız: Siz ne evliliğinden bahsediyorsunuz? Kiminle balayına gidiyorsunuz?

Mustafa: Seninle. Ama gitmek istemiyorsan ben de gitmem.

Kız: Bakın “kısaca Mustafa Bey”, ne demek istiyorsun anlamıyorum, ama iki dakika önce görüştük, tanışmıyoruz bile. Sen evlilikten bahsediyorsun.

Mustafa: Niye, ne var ki? Zaman bunu gerektiriyor. Siz gazete okumuyorsunuz herhalde. Bakın millet akşam tanışıp evleniyor, sabah boşanıyor. Üstelik bunlara sanatçı deniyor. Bizim onlardan ne eksiğimiz var? Üstelik fazlamız var. Mesela ben lise mezunuyum.

Kız: Haklısınız da ben kendime onları örnek almıyorum. Benim ideallerim var. Onları gerçekleştirmekten başka bir şey düşünmüyorum.

Mustafa: İdealleriniz var demek? Çok iyi, sizin idealiniz ne acaba?

Kız: Benim idealim fizikçi olmak.

Mustafa: Çok güzel. Bu fizikle ancak fizikçi olunur zaten.

Kız: Sizin işiniz gücünüz yok mu Allah aşkına?

Mustafa: Şu anda aslında çalışıyorum ben.

Kız: İşiniz ne?

Mustafa: Babamın parasını yemek.

Kız: Aaa! Siz de geleceğe boş gözlerle bakanlardansınız herhalde. Bir amacınız, idealiniz yok.

Mustafa: Olur mu ya! İdealim var.

Kız: Neymiş o?

Mustafa: Babamın ölmesini bekliyorum. O ölünce mirasa konacağım. Sonra da gel keyfim gel!

Kız: Çok boş birisiniz.

Mustafa: Evet çok boşum. Zaten birisini arıyorum. Ha, adınızı söylemediniz.

Kız: Etiketler önemli değildir.

Mustafa: Olur mu canım? İsminizi bilmezsem cep telefonunuzu ne adıyla kaydedeceğim? “Sapık” diye kaydedemem herhalde. Konuşmayız, sürekli mesajlaşırız. O daha ucuza gelir.

Kız: Benim cep telefonum yok. İhtiyacım da yok.

Mustafa: Yapma ya, ne kadar üzücü bir durum.

Kız: Bu dolmuş da nerde kaldı?

Mustafa: Dolmuşu ne yapacaksınız ki? Gelmese de olur. Ne güzel konuşuyoruz.

Kız: Hayır, siz salak salak konuşuyorsunuz, ben de dolmuş gelinceye kadar dinliyorum.

Mustafa: Şu anda tanışmış olmamız gerekiyor, ama hala olmadı.

Kız: Niye tanışmış olmamız gerekiyormuş ki?

Mustafa: Bütün Türk filmlerinde öyle oluyor da onun için. Ama bir eksik var. Siz hızlı hızlı gelirken çarpışacağız. Sonra elinizdeki kitaplar yere düşecek, onları birlikte toplayacağız. Bu şekilde tanışmış olacağız. Bu kısım eksik, istersen çarpışalım.

Kız: Allah’ım çattık belaya ya! Nerde kaldı bu dolmuş?

Mustafa: Dolmuş kaldı bir yerde zor gelir artık. İstersen bir şiirimi okuyayım sana. Şiir benim ha, kendi ellerimle yazdım.

“Ellerinde kitaplarla dolmuş beklersin,

Dertlerime yenilerini eklersin.

Babam ölsün de gör.

Seni hemen alıp kaçarım.”

Sonu pek uymadı, ama neyse, her güzelin bir kusuru vardır.

Kız: Allah’ım kafayı yemeden şu dolmuş gelseydi.

Mustafa: Sıkıldın herhalde. Sana bir şiir daha okuyayım.

Kız: Allah aşkına artık tamam!

Mustafa: Ama bu şiir benim değil, büyük bir İngiliz şairin.

Kız: (Şaşırır) Öyle mi? Oku bakalım.

Mustafa: “Good evening

Welcome to BBC news

And now today’s”

Nasıl güzel, değil mi?

Kız: Şiir bu mu?

Mustafa: Evet.

Kız: Bu, İngilizce: “İyi akşamlar, BBC haber bültenine hoş geldiniz. Şimdi bugünün haberleri.” demek.

Mustafa: Yok ya! Demek yanlış şiiri ezberledik. Bu şiiri komşunun radyosundan duymuştum.

Kız: Allah’ım bana sabır ver! Nerde kaldı bu dolmuş?

Mustafa: Sıkıldınız herhalde. Neyse zamanla alışırız birbirimize.

Kız: Ne alışması ya? Sizinle bu dünyada bir daha karşılaşmamak için öbür dünyaya, hatta cehenneme gitmeye bile razıyım.

Mustafa: Valla, oraya da gelirim.

Kız: Allah aşkına yeter! Nerde kaldı bu dolmuş ya?

Mustafa: Sonuç olarak benim hakkımda edindiğiniz izlenim nedir?

Kız: Bak kardeşim, sizi tanımıyorum, tanımak da istemiyorum, ama sizin hakkınızda edindiğim izlenim şu: Eğer siz dünyaya daha önce gelmiş olsaydınız “aptal” kelimesi sözlüklerde olmazdı.

Mustafa: O niye?

Kız: Çünkü “aptal” kelimesi hiçbir insana senin kadar yakışmaz.

Mustafa: Sen bana aptal demeye çalışıyorsun, ama yazık, üzüldüm yani.

Kız: Allah Allah, bu dolmuş nerde kaldı?

Mustafa: Ne yapacaksın dolmuşu? Ne güzel muhabbet ediyoruz. Ha, senin baban ne iş yapıyor?

Kız: Ne yapacaksın?

Mustafa: Benim babam senin babanı döver de onun için sordum.

Kız: Benim babam komiser.

Mustafa: Yok ya! Gerçekten mi? Zaten benim babam da cumhurbaşkanıdır kendisi.

Kız: İstersen araştır bak.

Mustafa: Hadi ya! Desene sert kayaya çarptık. Başımızı belaya sokmayalım bari. Allah Allah, nerde kaldı bu dolmuş ya!

-SON-


 

Karın Ağrısı

(Bir perdelik komedi)
ŞAHISLAR
ZEYNEP (Hizmetçi kız, 17 yaşında) -ORHAN (Evin oğlu, 11 yaşında) -TÜRKÂN (Evin kızı, Orhan’ın kardeşi, 10 yaşında) – FATMA KADIN (Apartmanın kapıcısı, 50 yaşında).
(İyi döşenmiş güzel bir oda, dipte kapı görünür. İki yanda birer kapı vardır. Solda bir kanepe, sağda büyük bir koltuk. Ortada bir masa, yanlarında sandalyeler vs.)

1. SAHNE
Orhan — Türkân — Zeynep — Sonra Fatma Kadın
Perde açıldığı zaman iki kardeş, soldaki kanepede oturmuşlar kitap okumaktadırlar. Zeynep, elinde bezle odanın tozunu almakta, bir yandan da türkü söylemektedir:
ZEYNEP (Köylü ağzıyla türkü söyler):
Sarı zeybek şu dağlara yaslanır, Yağmur yağar, silâhları ıslanır, Deli gönül bir gün olur uslanır. Yazık oldu telli duru şanına, Eğil bir bak mor cepkenin kanına!
ORHAN — TÜRKÂN (Nakaratı baştan tutturarak): Yazık oldu telli duru şanına, Eğil bir bak mor cepkenin kanına!
ZEYNEP — A! Siz de mi türkü çağırmaya başladınız çocuklar! Siz dersinize bakın. Sonra anneniz darılır.
ORHAN — Sen bizde ders çalışacak kafa bırakmıyorsun ki!
TÜRKÂN — öyle ya, sen avaz avaz türkü söylerken biz nasıl çalışabiliriz!
ZEYNEP — Vallahi bilmem ama, ben türkü çağırmadan çalışamıyorum.
TÜRKÂN — Neden?
ZEYNEP — Bilmem, hemencecik canım sıkılıyor, işe elim varmıyor. Bir türkü tutturdum mu iş görmek daha tatlı geliyor.
ORHAN — Ne iyi şey vallahi! Keşke biz de senin gibi, bir yandan türkü söyleyip bir yandan çahşabilseydik, ne iyi olurdu! Halbuki bizim söylememizi bırak, senin söylemen bile kafamızın içini altüst ediyor, çalışabilirsen çalış!
ZEYNEP — Madem öyle, ben de söylemem, ne yapayım! Zaten artık işim bitti. Bütün tozlar alındı. (Bu sırada kapı çalınır) Kapı çalınıyor, gideyim bakayım kim geldi. (Dipteki kapıdan çıkar.)
ORHAN (Zeynep çıktıktan sonra tatlı tatlı gülerek) — Hoş bir kız doğrusu şu Zeynep! İnsanı amma eğlendiriyor!
ZEYNEP (Çıktığı kapıdan girer. Arkasından da Fatma Kadın gelmektedir.) — Postacı gelmiş de, Fatma Kadın size haber vermeye çıkmış.
ORHAN — Gel bakalım, Fatma teyze. Nasılsın?
FATMA — Eksik olma oğlum, iyi diyelim de iyi olalım.
TÜRKÂN — Nasılsın, Fatma teyze, ne haber?
FATMA — İyilik, sağlık güzel kızım.
ORHAN — Hani mektuplar?
FATMA — Mektup yok.
ORHAN — Hani postacı geldi diyordun?
FATMA — Postacı gelmesine geldi, geldi amma, size mektup falan getirmedi.
TÜRKÂN — öyleyse bize ne haber vermeye geldin?
ORHAN (Gülerek) — Yani, size mektup yok demek için geldin ha?
FATMA (Biraz sıkılmış gibi) — Evet yavrum.
ORHAN — Pekâlâ, iyi ettin de geldin. Annem evde yok. Bizim de derslerimiz bitti, canımız sıkılacaktı.
ZEYNEP — Aşkolsun sana, Orhan!
ORHAN — Ne var Zeynep!
ZEYNEP — Darıldım doğrusu (Başım öbür yana çevirir.)
TÜRKÂN (Zeynep’e) — Ne var? Ne oldu? Orhan’a niye darıldın? Ne dedi ki sana?
ZEYNEP — Daha ne diyecek! Fatma teyze gelmese, canı sıkılacakmış. Demek ki ben can sıkıcı bir insanım!
ORHAN — Oho! Nerden nereye? Buluttan nem kapan adam gördüm ama, senin gibisini görmedim.
ZEYNEP (Anlamamış gibi bakarak) — Bulut mu? Ne bulutu? Ben bulut falan kapmadım…
TÜRKÂN (Gülerek) — öyle derler. Zeynep, sen aldırma.
ORHAN (Fatma Kadınla konuşarak) — E, anlat bakalım, Fatma teyze, ne var, ne yok?
FATMA (Elini karnına bastırıp iki büklüm olarak) — Of! Aman… Yine karnım ağrıyor. TÜRKÂN — Ne o? Hasta mısın Fatma teyze? Nen var?
FATMA — Vallahi bilmem kızım, ne zamandan beri karnımda kımıl kımıl bir şey kımıldayıp duruyor. Sanki bir hayvan var…
TÜRKÂN — Hayvan mı?
ORHAN — Hah hah ha! Amma yaptın sen de Fatma teyze!
ZEYNEP (Atılarak) — Olur olur! İnsanın karnında hayvan bulunduğu çok görülmüştür.
(Orhan’la Türkân Zeynep’e bakışırlar. Zeynep onlara, Fatma Kadın »örmeden, gizlice bir işaret yapar.)
ORHAN (Zeynep’in işaretini gördükten sonra) — Ya! Ya! Evet! İnsanın karnında solucan olur, böcek, olur, neler olmaz !
FATMA (Korkarak yerinden fırlar) — Aman Allahım! Ne söylüyorsun? Benim karnımda şimdi solucan mı var? Ne yapacağım ben şimdi!
ZEYNEP — Bunda korkulacak bir şey yok, Fatma teyze! Çıkarırız.
FATMA — Çıkarır mısınız? Çıkar mı hiç?
ORHAN — Çıkar elbette! Bir çocukta (Şahadet parmağını göstererek) nah bu kadar solucan vardı da çıkardılar.
TÜRKÂN —- Hem belki solucan değildir de…
FATMA — Nedir?
TÜRKÂN — Böcektir.
FATMA — Böcek mi? Aman Allahım! Gördünüz mü başıma gelenleri! (Yerinden fırlamak ister. Zeynep onu tutup yeniden oturtur.)
ZEYNEP — Telâş etme, meraklanma sen. Biz onu şimdi çıkarırız.
FATMA — Nasıl çıkaracaksınız?
ZEYNEP — Senin nene lâzım canım! Sen onu bize bırak.
ORHAN — Girdiği gibi çıkması da kolaydır.
FATMA — Peki, böcek midir, solucan mıdır, her ne ise, bu hayvan benim içime nasıl girdi acaba?
ORHAN — Nasıl girecek! Ağzından girdi. Yani, yediğin şeylere dikkat etmemişsin. Meselâ, salatayı iyice yıkamadan yemişsin….
FATMA — Tövbeler tövbesi öyleyse! Bundan sonra bir daha salata yemem!
TÜRKAN — Yo! Yemin etme! Salata yersin, niçin yemeyeceksin! Yalnız, iyice yıkadıktan ve üzerinde hiç bir toz, kir kalmadığını gördükten sonra yersin. Salatanın, iyice temizlendiğine inanmadığın yerlerde, meselâ, lokantalarda falan yemezsin.
FATMA — Lokantada yemek yediğim yok ki zaten! Ondan yana hiç merak etme. (Biraz durduktan sonra) Demek karnımda bir hayvan bulunduğu muhakkak ha!
ZEYNEP — O muhakkak. Fakat solucan mı, yoksa böcek mi, bunu da şimdi anlayacağız. FATMA — Nasıl anlayacaksınız?
ZEYNEP (Orhan’a) — Ne diyorlar ona, söylesene! Hani canım arkasından bakıyorlar da bir şeyin içinde ne var ne yok görüyorlar?
ORHAN — Röntgen, yani doktorluk dilinde radyografya.
ZEYNEP — Hah işte! Radyo, radyo! Bizde radyo var. Dur gideyim ben içerden getireyim… (Koşa koşa soldaki kapıdan çıkar.)
FATMA (Başını ellerinin arasına alarak iki yanına sallanır) — Gördün mü başıma gelenleri! Şimdi ben ne yapacağım! (Orhan’a dönerek) Bana baksana kuzum…
ORHAN — Buyur Fatma teyze?
FATMA — Gelin biz bu işten vazgeçelim…
ORHAN — Hangi işten?
FATMA — Canım işte bu, solucan mıdır, kurt mudur, böcek midir, her ne karın ağrısı ise…
ORHAN (Bir kahkaha atarak) — Hah ha! Karın ağrısı! İyi buldun teyze! Eh ne yapalım diyorsun sen?
FATMA — Onu çıkarmaktan vazgeçelim diyorum.
TÜRKÂN — Neden?
FATMA — Korkuyorum kızım… Olduğu yerde bıraksak olmaz mı?
TÜRKÂN — Sen bilirsin amma, Fatma teyze, o zaman bu karın ağrısından bir türlü kurtulamazsın.
ORHAN — Hem bu kadarla kalsa iyi!
FATMA — Ya daha ne olacak?
ORHAN — Ne olacak! Karnındaki böcek veya solucan gittikçe çoğalacak. Bir seneye kalmaz, karnının içinde böcekler, solucanlar, kıvıl kıvıl oynaşmaya başlar.
FATMA (Yerinden fırlayarak) — Aman Allah! Aman Allah! (Dipteki kapıya doğru gider.) ORHAN — Ne o nereye gidiyorsun?
TÜRKÂN —- Kaçıyor musun yoksa?
FATMA (Kapıdan çıkarken) — Hayır, hayır, şimdi geleceğim. Odamı açık bırakmıştım, kapıyayım da geleyim. Solucan mıdır, böcek midir, ne karın ağrısı ise şunun bir çaresine bakalım… (Çıkar.)

2. SAHNE Orhan — Türkan — Zeynep

(Fatma Kadın dipteki kapıdan çıkarken soldaki kapıdan radyoyu kucaklamış olarak, Zeynep içeri girer.)
ZEYNEP (Kucağındaki radyoyu masanın üzerine bırakarak) — Of! Canım çıktı! Amma da ağırmış! ORHAN (Yerinden kalkıp onun yanına yaklaşarak) — Peki, ne yapacaksın şimdi?
ZEYNEP — Ne yapacağım! Fatma Kadını radyonun arkasına geçirip, içini seyrediyormuş gibi yapacağım… Sonra…
TÜRKÂN — Eh, sonra?
ZEYNEP — Sonra, “Senin kanımda; böcek var!” diyeceğim. “Hani kırmızı-siyah benekli bir böcek vardır ya, işte ondan!” diyeceğim. Sonra, ağızdan böceği çıkarır gibi yapacağım ve “bak işte çıktı!” diye göstereceğim!
ORHAN — Peki amma, ne göstereceksin?
TÜRKÂN — öyie ya, Fatma Kadının karnında böcek olmadığına, olsa bile bizim onu çıkaramayacağımıza göre, ona “bak işte çıktı!” diye ne göstereceğiz.
ZEYNEP (Duralar) — Bak işte bunu düşünmemiştim.
TÜRKAN (Bir kahkaha atarak) — Yalancı doktorun mumu işte böyle yatsıya kadar yanar! Şimdi ne yapacaksın, söyle bakalım?
ZEYNEP — Vallahi bilmiyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum amma, muhakkak bir şey yapmalı! Hem de çabuk! (Odanım içinde telâşla gezinmeye başlar.)
ORHAN (Ona uzun uzun bakıp alaylı alaylı gülümsedikten sonra) — Merak etme, Zeynep. Ben sana böcek bulacağım!
ZEYNEP (Ellerini çırparak Orhan’ın yanına koşar) — Sahi mi söylüyorsun? Nereden?
ORHAN — Senin nene lâzım! Bulacağım işte. Hemen tıpkı senin istediğin böcekten!
TÜRKÂN (Ağabeyine doğru gelerek) —- Nerden bulacaksın o böceği?
ORHAN — Unuttun mu canım? Hani dün tabiat bilgisi gezintisinde kırlarda böcek toplamadık mı idi? Benim topladıklarım arasında üç tane de o böcekten var. Hava alsınlar da ölmesinler diye, üzeri delikli bir kutuya koymuştum. İkisi ölmüş bile olsa biri herhalde canlıdır. Dur getireyim. (Koşa koşa sağdaki kapıdan çıkar.)

3. SAHNE
Türkân — Zeynep — Fatma Kaduı — Sonra Orhan

(Orhan sağdaki kapıdan çıkarken dipteki kapıdan Fatma Kadın içeri girer. Korka korka ilerler. Etrafına bakımı:)
ZEYNEP (Bir sandalye çekerek) — Gel otur bakalım Fatma teyze. Radyo hazır. Şimdi karnının içini gözden geçireceğim. Kıvıl kıvıl kımıldayan ve içinde cirit oynayan o yaramaz hayvan kimmiş anlayacağız.
FATMA — Peki sonra?
ZEYNEP — Sonra da mübarek mahlûku çıkaracağız.
FATMA — Nasıl çıkaracaksınız? Canım acımasın sakın?
TÜRKÂN — Amma da tatlı canım varmış ha, Fatma teyze!
FATMA — Demek acıyacak ha?
ZEYNEP — Merak etme teyze, tereyağından kıl çeker gibi çekip çıkaracağım onu senin haberin bile olmaz. Hadi gel otur bakalım.
(Fatma Kadın, korka korka sandalyeye yaklaşır. Eli ayağı titreyerek oturur.)
ZEYNEP (Onu sandalyeye iyice oturtmaya çalışarak) — Şöyle otur, Fatma teyze. Arkana iyice yaslan… Hah şöyle. Serbest dur. Başını dik tut. Tamam. Şimdi hiç kıpırdama. Böcek ürkmesin.
(Bu sırada sağdaki kapıdan Orhan girer.)
ZEYNEP (Radyoyu getirip Fatma Kadın’in kucağına koyarak) — Dikkat! Muayene başlıyor. Bir, iki, üç… (Eğilir, radyonun kafesinden içeri bakar.) Gördüm, gördüm!
ORHAN (Radyoya yaklaşarak) — Dur ben de bakayım… FATMA — Aman durun ben de göreyim.
TÜRKÂN (Güler) — Sen nasıl görebilirsin ki teyze! İnsan kendi kamının içini görebilir mi? FATMA — O da doğru ya.
ORHAN (Radyonun kafesinden içeri bakarak) — Hani nerede? Ha! Gördüm. Uzun kırmızı siyah benekli, teşbih tanesi kadar bir böcek, oynayıp duruyor!
FATMA — Aman! Üzerime fenalıklar basıyor! Şimdi bayılacağım.
ZEYNEP — Aman bayılma! Sonra böcek de seninle beraber bayılır, çıkaramayız. Biraz daha sabret. Sonra sevincinden düşüp bayılacaksın!
TÜRKAN (Orhan a) — Dur bir de ben bakayım da tamam olsun. (Radyoya yaklaşır. Kafese gözünü uydurarak bakar.) Aman ne güzel hayvan! Tıpış tıpış da bir yürüyüşü var!
FATMA — Çabuk olun çocuklar. Çıkaracaksanız çıkarın. Yoksa şimdi hafakanlar basacak. Çabuk olun diyorum size? Hem de bakmadan da çıkaramaz mı idiniz sanki?
ORHAN — Nasıl çıkarabilirdik ki!
FATMA — Neden?
ORHAN — öyle ya. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Solucanı dışarı çıkarmak için kullanacağımız yol başka, böceği çıkarmak için yine başka! Doktorlar da ilâç vermeden önce hastalığın ne olduğunu inceden inceye gözden geçirmezler mi?
ZEYNEP — Değil mi ya!
TÜRKÂN — Hadi şimdi tedaviye başlayalım. Hastalığın mikrobunu bulduk…
ZEYNEP — Sen radyoyu kaldır masanın üzerine koy Orhan. Sen de arkana iyice yaslan ve başını yukarı kaldır, ağzını aç Fatma teyze.
FATMA — Ağzımı mı açayım? Sakın ağzımdan içeri başka böcekler girmesin?
TÜRKÂN — Merak etme, ağzını açar açmaz böceği çıkaracağız. O çıkar çıkmaz da sen hemen ağzını kapatırsın.
FATMA — Hadi ağzımı açıyorum, çıkarın bakayım böceği… (Ağzını açar, sonra tekrar kapar.) Durun, bir şey soracağım:
Böceği nasıl çıkaracaksınız? Maşa ile mi, yoksa cımbızla mı?
TÜRKÂN (Gülerek) —- Maşa ile olur mu hiç?
ORHAN (Gülerek) — Cımbızla olur mu hiç?
FATMA — Ya ne ile?
ZEYNEP— Türkü ile!
FATMA — Türkü ile mi?
ZEYNEP — Sen hele ağzını aç bakayım… Nasıl çıkaracağımızı böcek çıktıktan sonra görürsün! Başını kaldır, ağzını aç! Tamam!
(Zeynep, Fatma Kadının sağına, Türkân da soluna geçerler ve omuzlarından tutarlar. Orhan, bulundurduğu kutuyu elinde tutarak Fatma Kadının arkasında durur ve hep bir ağızdan “Palandöken Dağında” makamından, türküye başlarlar.)
Hey böcek, güzel böcek, Hemen uçup gelecek. Fatma teyze yaslanmış, Şimdi rahat edecek. Gel bakalım dışarı, Seni gidi haşarı, Geçsin artık şu ağrı, Haydi çık güzel böcek.
ORHAN (Bağırarak) — Çıktı, çıktı!
TÜRKÂN — Aman tutalım!
ZEYNEP — Durun ben tutayım!
FATMA (Yerinden fırlar) — Hani bakayım, nerede yezit? (Zeynep, Orhan’ m kutuyu açıp yere bıraktığı böceği yakalar.) İşte! Vay hınzır vay! Demek sen Fatma teyzenin karnını gıdıklayıp duruyordun ha! Şimdi sana nasıl bir ceza verelim?
ORHAN — Onu sonra düşünürüz. Şimdi Fatma teyzeye geçmiş olsun diyelim.
ZEYNEP ve TÜRKÂN (İkisi beraber) — Geçmiş olsun, Fatma teyze!
FATMA — Eksik olmayın yavrularını. Oh! öyle rahat ettim ki! Artık şu karın ağrısından kurtuldum…
ZEYNEP — İnşallah bir daha böcek yutmazsın!
FATMA — Tövbeler tövbesi! Bir daha hiç bir şeyi iyice yıkamadan, temiz olduğuna güvenmeden yemeyeceğim… Bu bana iyi bir ders oldu. (Zeynep’e bakarak) Amma, Zeynep kız. Sen de usta bir hekimmişsin de benim haberim yok! Ne duruyorsun burada? Git bir muayenehane aç, doktorluk et! Dünyanın parasını kazanırsın. Ben artık seni önüme gelene methedeceğim…
ZEYNEP (Onun sözünü keserek) — Sakın ha!
FATMA — Neden?
ZEYNEP — Neden olacak! Benim diplomam yok! Diplomasız doktorluk etmek yasaktır. Hem zaten, benim doktorluk etmeye de hiç niyetim yok. Bunun gibi, elimden daha ne işler gelir amma, ben halimden memnunum. Benim işim bu evde iş görmek. Bu bana yetişir.
ORHAN — öyle ya. Her insanın bir işi vardır. Ondan başka daha birçok şeyler bilir amma, tuttuğu işi bırakmaz. O bilgilerinin yardımıyle asıl işinde ilerlemeye çalışır. Bizim Zeynep’in de bilgileri onu bize daha faydalı yapacak ve kendisini daha çok sevdirecek. Aferin Zeynep! ZEYNEP (Fatma’ya) —- Ha, sonra bir şey daha var.
FATMA — Ne o?
ZEYNEP — Sakın kimseye karnından böcek çıktığını söyleme.
FATMA — Neden?
ZEYNEP — Neden olacak! Kimse inanmaz. Sonra senin kafanın içinde böceklerin yuva yaptığını söyleyip seninle alay ederler. Karışmam bak! O zaman senin de beyninin içine kurt girer. Karın ağrısından kurtuldun, bu sefer baş ağrısına tutulursun. Karnından böceği kolayca çıkardım amma, kafanın içinden böcek çıkarması pek o kadar kolay değildir. FATMA — Aman Allahım! Sonra kafamı kesmeye kalkarsınız! Tövbeler tövbesi! Allah göstermesin! (Kapıdan dışarı fırlar.)
(Perde iner.)
Vahdet GÜLTEKİN

 


 

Cumhuriyet Çocukları

Oyuncular:

Cumhuriyet Perisi
Ayşegül
Derya
Enis
Mehmet
Barış
Keçi

Oyun:


(Sahnenin ortasında görkemli bir ağaç vardır. Büyük bir bayrak ağacın gövdesine pelerin biçiminde sarılmıştır. Peri önde, çocuklar arkasında tek sıra halinde “lay lay” diyerek sahneye girerler. Sahnede iki tur atarlar. Perinin omuzlarında büyük bir Türk bayrağı (pelerin gibi), elinde ucu yıldızlı bir çubuk vardır.
Ayşegül ve Derya’nın elinde su kovası, Barış ve Mehmet’in omuzunda birer kürek, Enis’te gübre poşeti vardır.)
DERYA – Peri! Hani bize vereceğin ağaç?
PERİ – (Elindeki çubukla ağacı gösterir.) işte burada.
TÜM ÇOCUKLAR – Ne kadar güzelmiş! (Ellerindeki eşyaları bırakırlar.)
BARIŞ – (Ağaca sarılır.) Adı ne bunun Periciğim!
PERİ – Cumhuriyet!
AYŞEGÜL – Cumhuriyet kaç yaşında Peri?
PERİ – 75 yaşında.
BARIŞ – (Ağacı bırakır, geri çekilir. Ağaca bakarak.) Benden çok büyükmüş!
PERİ – Benden de büyük cumhuriyet.
MEHMET – (Zıplayarak.) Peri! Periciğim! (Ağacı gösterir.) Cumhuriyeti kim böyle güzel yapmış?
PERİ – (Oyundaki ve oradaki izleyici çocukları göstererek) Atatürk ve bu gördüğün çocukların, yani sizlerin, büyük büyük büyük babalan birlikte yapmışlar. Cumhuriyet artık sizlerin. Onu sizler koruyup yaşatacaksınız.
ENİS – Nasıl yaşatabiliriz cumhuriyeti?
PERİ – Cumhuriyet emek ister.
(Mehmet ve Barış, küreklerini alıp ağacın dibini kazarlar. Toprağı havalandırırlar. Ardından Enis, toprağı gübreler. Ayşegül ve Derya dibine su dökerler.)Teşekkür ederdim çocuklar. (Çocuklar ellerindekini bırakırlar.) Cumhuriyet’! korumak gerekir.
MEHMET- Ama Peri! Biz cumhuriyeti tek başımıza naşı! koruyabiliriz?
KEÇİ – (Sahneye girer.) Ay ay ay! Ne kadar güzel bir ağaç bu! öyle de acıktım ki, karnım zil çalıyor. (Çocuklara) Çekilin bakayım. Yiyeceğim ben bu ağacı!
PERİ – Koruyalım çocuklar cumhuriyetimizi! Haydi çocuklar, şimdi el ele!
(Peri ve çocuklar ağacın çevresinde el ele tutuşurlar. Keçi sırayla dener (toslar) ama, hiçbir eli açıp halkanın içine giremez. Sonunda yorgunluktan düşer. Kıpırtısız kalır.)
Teşekkürler çocuklar, (alkışlar) Cumhuriyetinizi çok güzel korudunuz. (Çocuklar sahne önüne birer birer gelerek.)
ENİS – Cumhuriyet emek ister! (Atatürk posteri çıkarır.)
DERYA – Cumhuriyet büyümek ister! (Bayrak çıkarır.)
BARİŞ – Cumhuriyet yaşamak ister! (Atatürk posteri çıkarır.)
MEHMET – AYŞEGÜL – Cumhuriyet korunmak ister! (Bayrak çıkarırlar.)
PERİ – Cumhuriyet el ele vermenizi ister! (Çocuklar el ele tutuşurlar.)

Gülten KARLI

 


 

Markette

OYUNCU KADROSU:

 

  1. Müşteri (kız)
  2. Kasiyer (erkek)
  3. Müdür (erkek)
  4. I.Hemşire (kız)
  5. II.Hemşire (kız)

 

DEKOR:Olay markette geçmektedir.Market dekoru için raflar, malzemeler ve kasa.

 

(Oyun müşterinin kasaya doğru ilerlemesiyle başlar. Kasiyer masanın başındadır.)

 

Müşteri:_Sizden şikayetçiyim efendim.

Kasiyer:_İyi günler demek istediniz herhalde hanımefendi.

Müşteri:_Hiç de öyle demek istemedim.Hani bu yumurtalar çift sarılıydı?

Kasiyer:_Tek sarılı mı çıktı hanımefendi?

Müşteri:_Madem bu yumurtalar tek sarılıydı niye üzerine çift sarılı diye yazıyorsunuz?

Kasiyer:_Olabilir hanımefendi bazen tek sarılı çıkar, bazen çift sarılı. Gayet normal.

Müşteri:_Normal değil efendim Üzerine çift sarılı yazdığınıza göre çift sarılı çıkmalıydı.Niye tek sarılı çıkıyo beyefendi?

Kasiyer:_Ne bileyim hanfendi ben çıkarmıyorum ya yumurtaları. İsterseniz bu konuyu müdür beyle görüşün.

Müşteri:_Yumurtaları müdürünüz mü çıkarıyo?

Kasiyer:_Dalga geçmeyin hanımefendi.

Müşteri:_Ben müdürünüzle görüşmek istemiyorum. Ben çift sarılı yumurta istiyorum.

Kasiyer:_Aaa anladım. Siz tavuk hanımla görüşmek istiyorsunuz. Durun bekleyin hemen cebini vereyim size.

Müşteri:_Lütfen beyefendi bunda dalga geçilecek bir şey göremiyorum.

            (O sırada müdür gelir.)

Müdür:_Ne o Semih bir sorun mu var?

Kasiyer:_Hanımefendi yumurtaların tek sarılı çıkmasından şikayetçi Müdür bey.

Müdür:_Hepsi mi hanımefendi?

Müşteri:_Evet hepsi.

Müdür:_Semih yumurtaları geri alalım. Parasını iade edelim

Kasiyer:_Ama bu yumurtalar kırılmış geri alamayız ki…

Müşteri:_Evet evet yumurtalarınız hem tek sarılı hem de kırılıyor beyefendi.

Kasiyer:_Japonlar kırılmayan yumurta icat etmediler. İcat edilirse söyleriz sizin için getirirler.

Müşteri:_Ben bilinçli bir tüketiciyim üzerine çift sarılı yazarak beni kandıramazsınız.

Kasiyer:_Bakın kendiniz söylediniz. Çift sarılıdır diye yazdık, kırılmaz diye yazmadık.

Müşteri:_Kırılmayan yumurta olur mu beyefendi. Hem hem ben buradan hıyar da almıştım, hıyarınızdan da şikayetçiyim. buradan aldığımda 10 santimdi, eve gidinceye kadar 15 santim oldular. Hıyarlarınız hormonlu.

Müdür:_Ne güzel işte, kazançlısınız.10 santim almışsınız, 15 santim olmuş.

Müşteri:_Hormonlu diyorum hormonlu. Bana hormonlu yiyecek satamazsınız.Hem Erman Toroğlu ne demişti: Hormonlu yiyecekler insanı şöyle böyle yapıyormuş.

Kasiyer:_Müdür bey bayan geldiğinde boyu 1.60’tı ama şu an görüyorsunuz 1.75 olmuş.

Müşteri:_Siz bana hıyar mı demek istiyorsunuz? Ben hormonlu yiyecek yiyip şöyle böyle olamam.

Müdür:_Şöyle böyle nasıl yani?

Kasiyer:_Sizin o yöne doğru bir eğiliminiz varsa lütfen suçu hıyarlarımıza atmayın hanımefendi.

Müşteri:_Ne yani ben şöyle böyle miyim?

Kasiyer:_Merak etmeyin hanımefendi.Biraz önce biz sizin hıyar olduğunuza dair hemfikir olmuştuk.

Müdür:_Neyse Semih bir bak bakalım bayan bizden daha neler almış. 

(Kasiyer yerine oturur. Fişi havada tutarak bakar.)

Kasiyer:_2 kilo şeftali.

            (Kadın yavaş yavaş kaşınmaya başlar.)

Müşteri:_Ben şeftaliyi tüysüz diye almıştım ama tüylü çıktı.

Kasiyer:_Alırken fark etmediniz mi hanımefendi. Kusura bakmayın gelirken sakal tıraşı olmayı unutmuşlar.

Müşteri:_Poşet içinde aldım. Ayy yeter bana şeftali demeyin artık.

Kasiyer:_2 kilo şef-ta-linizi geri alıyoruz.

Müşteri:_Ayy yeter yeter şeftali demeyin dedim.

Kasiyer:_1 adet kıvırcık marul.

Müşteri:_Kıvırcık yazıyordu ama dümdüzdü.

Kasiyer:_Ne yani buraya gelen marullara düz fön mü çekiyoruz?

Müşteri:_Aman neyse canım onu da alın.

Kasiyer:_1 adet tuvalet kağıdı.

Müşteri:_Çok sertti.

Kasiyer:_2 tane sabun.

Müşteri:_Hiç köpürmedi.

            (O sırada içeriye iki hemşire gire.)

I.Hemşire:_Bak orda markete gelmiş.

II.Hemşire:Bi daha akıl hastanesinden kaçıcak mısın?

            (İki hemşire deli gömleğini giydirmeye çalışırlar.)

Müşteri:_Ama bunun kolları çok uzun, daha kısası yok mu?

            (Kasiyer ve müdür gülerek ellerini birbirine vururlar.)

 

 

PERDE KAPANIR…

 

Oyun Yazarı: COŞKUN BİNEKTAŞI


 

Yılmaz Köylü

Osman bey:zeki ne diyorum biliyor musun?

Zeki:ne diyorsunuz Osman bey

Osman:geçen günkü piyango bir özel okul yada ticarethane açalım gücümüze güç katalım ne dersin ha?

Zeki:gerçekten bu parayla  servet kattınız Osman bey ben sizin yerinizde olsam halka birkaç hizmet yapardım mesela okul,giyecek,yiyecek yardımı falan gibi böylelikle gelecek seçimler için bir numaralı ismi olursunuz

Osman:gurur duyuyorum seninle zeki gurur!zaten bir iki de geldikten sonra bunların iki katını yapacağız diye sallarız oh seçimden iki dakika sonra koltuktayız bravo sana zeki bunun karşılığını alacaksın

Zeki:eh bir yat alırsınız değil mi Osman bey?

Osman:ne diyorsun zeki ne yatı feribot alacam feribot(gülerler)

Zeki:çok şakacısınız

Osman:vallaha?

Zeki:Var olun Osman bey var olun!!(telefon çalar,telefonu osman açar )

Osman:ne istiyormuş kızım kov gitsin!ne gitmiyor mu korumaları mı dövdü ne polise mi gidecek?Tamam söyle gelsin!!(içeri girer)

Yılmaz:(üstünde ceket içinde kazak,kravat,gömlek altında şalvar başında kepi ile) içeri girer yahu ne manyak adamlarsınız yav bir odaya girmek için bir araba adam dövmek zorunda kaldım!(ceketinin omuzlarını silerek)adamlarını iyi eğitememişsin Osman efendi.oraya 80 kilo çuval koysan daha iyiymiş be!

Osman:adamların hepsini sen mi dövdün?

Yılmaz:ben tabi ne sandın sen şu bileği gördün mü?şu bileği alimallah seksen kişi olsa dağıtırım şerefsizim

Zeki:sende kimsin pis herif

Yılmaz:pis öyle mi? İki gün sonra oy ver diye yalvaracağın köylüyüm ben düdük!

Zeki: senden oy isteyen sen gibi olsun be!

Yılmaz:ya yemedi değil mi?ne güzel yiyecektiniz fakir fukaranın hakkını

Zeki:kimsin sen?

Yılmaz:ben aşağı yılmaz köyü kahramanı yılmaz durmaz

Zeki:kaç para istiyorsun defol git

Yılmaz:2 milyon dolar artı otobüs parası

Zeki:hıı

Yılmaz:zıtt babanın bıyığı

Zeki:ne diyorsun sen be adam

Yılmaz:vallaha dolmuşta döviz bozdurmuyorlar onun için dolmuş parasını isterim?(koltutuğa ayağını uzatarak oturur

Zeki:Allah Allah! Defol git be adam

Yılmaz:vallaha paramı almadan bir yere gitmem hem bu parayla köyün yol su elektrik masraflarını karşılayacağım

Osman:o köyde elektrik var mı?

Yılmaz: yok ama yapacağız

Osman:kim yapacak

Yılmaz:baban!tabi ki sen pinti milyoner vallaha eğer seçimi kazanıp bu köye elektrik getirmezsen ağzını burnunu kırarım belediye başkanı değil belediye palyaçosu olursun.şimdi sen bıdı bıdı yı kes şu projelerini anlat bakayım

Osman:sen kimsin be

Yılmaz:ulan ne salak adamsın be!yılmaz köyün yılmaz kahramanı yılmaz durmaz dedik ya!

Anlat vallaha bilek geliyor vallaha burnunu kırarım milyon dolar versen düzelttiremezsin vallaha anlat

Osman:bakın köye baraj yaptıracağız,parklar açacaz,stadyum yaptıracaz ,okullar açacaz.

Yılmaz:vallaha sen kesin seçimi kazanırsın

Osman:niye

Yılmaz:e kıçından sallıyorsun da ondan.vallahi bir attın ben buradan karşılayamadım.ve senin gibi i..tövbe estağfurullah   bana kötü laf ettireceksiniz  senin gibi p…. alahım sen bana mukayet ol senin gibi ş…. Allahım gittikçe çoşuyorum senin gibi insanlar kazandılar seçimi

Osman:bakın daha biz haritamızda görmüş olduğunuz yere baraj yaptıracaz,efendim şu bölgeye deniz yaptıracaz

Zeki:osman bey lütfen!orada deniz yok!

Osman:dur zeki efendim şu bölgeye olimpiyat stadı,şu bölgeye de piramit şu bölgeye cami şu bölgeye özgürlük heykeli

Zeki:osman bey iyi misiniz ayy gene krizi geldi adamın

Osman:ulan bunca sene millete ettiğiniz kriz neydi ulan tutmayın ulan beni yettim gari osman höyyyyyyt(içeri bir adam girer)

Sadık  İnanır  :Hey! Osman beyi rahat bırakın ulen ben

Osman:sen kimsin ulen

Sadık:ben aşağı yılmaz köyün sadık kahramanı sadık inanır.kadir inanırın süt kardeşiyim beni buraya  köylüler gönderdi  sevgili belediye başkanımızı rahat bırak ulen o bize baraj,park,stadyum, okul,hatta deniz yaptıracak

Zeki::gördün mü?pis köylü

yılmaz:sen nereden biliyorsun!

sadık: e daha yeni duydum sen duymadın mı?

yılmaz:yok!duymadım!! ulan tutmayın ulan beni !

 


 

Turistler

Köy kahvesi. Birkaç masa, oturan birkaç insan. Abartılmış kıyafetlerle iki turist sahneye gelir. Bu sırada köylüler onları görür.

 

İSMAİL : Aha!!! Keklik mevsimi açıldı.

VELİ (Ellerini ovuşturarak) : Yoluncek gazlarımız da gedi.

(Abartılı bir misafirperverlik gösterirler.)

 

İSMAİL : Hoş gelmişsiniz mösyööö, madaaamm.

VELİ : Ööle demicen, gibar olcen, well come mösye, well come mıdım.

 

(Oturtacakları yeri bir türlü beğenemezler.) Arkaların yastık koyarlar. Bacaklarına masaj yaparak açtırırlar. Ayaklarının altına yastık koyarlar.Şapkasını çıkartıp başını havalandırırlar, gözlükleriyle oynarlar. Abartılı bütün davranışları sergilerler.)

 

İSMAİL : Burya oturun. Mezalıg manzaramızı görün.

VELİ : Yog yog burya, ahırları yeni onadık. Bizim sarı gızı gösünne.

 

( Oturtunca arkaların yastık koyarlar. Bacaklarına masaj yaparak açtırırlar. Ayaklarının altına yastık koyarlar. Şapkasını çıkartıp başını havalandırırlar, gözlükleriyle oynarlar. Abartılı bütün davranışları sergilerler.)

 

İSMAİL : Ne alısın gurban?

VELİ : Ona öle dimezle. Sen isdesen kola, çay; içmeg vaa ne?

 

(Turistler birbirine bakar.)

TURİST : No içmek. Biz var yemek yemek. Salyangoz, salyangoz.

 

VELİ : Anaa! Bunna sümüglü böceg yimeg isteyola nassı yicekle bunna bunu? Ben hencik şunla aşam demizlediğim bağısakladan kukuriş yapıp geliverem. Şööle garabübeli bübeli, gimyonlu gimyomlu yesinlee.

 

(sahneden çıkıp kokoreç almaya gider. İsmail ise garip hareketler yaparak turistleri inceler. Veli kokoreç ve gazozları getirir.)

 

VELİ : Hah işte, kukurişle gedi. Şimcik yanına bi de gazoz padladıvedim mi, ohhh beg gözel olu.

 

TURİST (Elleriyle işaret ederek) : Very good, very good

 

VELİ : İçin, için. Daha yeni dolduruvedim. Aha şu çeşmeden.

 

(Turistler ağızlarını silerek kalkmak isterler.)

VELİ : Durun bakeemm!

(Cebinden hesap makinesinin çıkarır ve sertçe tuşlarına basarak)

 

Eveeet! Gelelim sizin hesaba!

(İsmail bu arada ellerini oğuşturur ve başına sallar.)

 

VELİ : Canım Türkiye’min dış bocu 25 milya dola + gözel yurdumun iç bocu + Cannaggale’de öldüdüğünüz ceddimin güccüklerinin güccüklerinin yeecek ve giicek masrafı + bizden arakladığınız araklocik eserlerin manisi + dengizlerimize dögdüğünüz çöplerin temizlenmesi için geregli para+ eğtime gadgı payı + kedeve yüzde 18 + gızları ogudalım gampanyasına paa + ÖTV vesaire vesaire…( Artı kısımlarını İsmail üstüne basa basa söyler) Gelelim hesabınızın sonucunaaa… Yidiğiniz kukuriş ve işdiğiniz gazozların parası yaklaşık (düşünerek) 60 milya dola.

 

İSMAİL (kafasıyla onaylayarak): He he.

TURİSTLER (dehşet içinde) : 60 milyır dalır!!!!

 

(Turistler sahneye para atıp kaçarlar. Herkes sahneden çıktıktan sonra veli sahneye gelir ve asıl mesajı verir.)

VELİ : İşte, turistlere böyle davranan insanlar yüzünden turizm daha fazla gelişemiyor. Turistlere böyle davranmamalıyız.

 


 

Hayvanlar Açık Oturumu

Kişiler:
Aslan
Tilki
Ayı
Tavşan
Geyik
Kartal
Maymun

 

Dekor: Arka plânda orman manzarası vardır. Kişiler oturaklarda oturmaktadırlar.
(Aslan ortada; Geyik, Tavşan, Kartal bir yanda; Tilki, Ayı, Maymun diğer yanda oturmaktadırlar. Kişiler canlandırdıkları hayvanın maskelerini takmışlardır.)
ASLAN – Değerli arkadaşlar! Biliyorsunuz kuraklık ve yangınlar nedeniyle, ormanımızda büyük bir yiyecek sıkıntısı baş gösterdi. Açlıktan birçok arkadaşımız öldü. Gerçi ölen arkadaşlar biz etçillerin yiyeceği oldu ama, bu geçici bir durumdur. Tüm otçullar ölürse, biz etçiller de aç kalıp ölürüz. Onun için otçulların yaşaması ota, biz etçillerinki de otçulların yaşamasına bağlıdır. Kısacası açlık hepimizin ortak sorunudur, işte bu soruna çare aramak amacıyla burada toplanmış bulunuyoruz… önce herkes kendi grubunun son durumunu dile getirsin… izin verirseniz, önce ben kendi grubumdaki son durumu açıklayayım: Efendim, bendeniz şu an çok açım. önceki gün yediğim geyikleyim…
GEYİK – O yediğiniz geyik benim çok yakın arkadaşımdı. Açlıktan öldü zavallıcık.
ASLAN – Kusura bakmayın Geyik kardeş, ölmüştü artık, ben yemeseydim de çürüyüp gidecekti.
GEYİK – Maalesef öyle, afiyet olsun.
ASLAN -Teşekkürler… Artık kükreyemiyoruz, konuşamıyoruz. Yine de bizim grupta şimdilik büyük bir açlık yok. Evet, sayın Tavşan, önce siz başlayın.
TAVŞAN -Teşekkürler sayın Kral. Böyle bir toplantı düzenlediğiniz için de teşekkür ederim. Efendim, her taraf kupkuru, hiçbir yeşillik yok. Dün yediğim kuru bir yapraklayım. Şu an bir havuca neler vermezdim! Bizim grup perişandır.
ASLAN – Evet, sayın Geyik, sanıyorum siz de perişansınız…
GEYİK – öyle, biz de perişanız. Yer demir gibi. Ağaçlar kupkuru. Dün çok uzaklara gittik. Su kenarında biraz ot bulduk. Biraz olsun açlığımızı yatıştırdık. Dönünce tekrar acıktık. Hâlâ çok açım. Bir tutam kuzu-kulağına neler vermezdim! Bizimki bize yetmiyormuş gibi, avcıların saldırısına da uğradık. Neyse ki acemiydiler, hiçbirimizi vuramadılar.
ASLAN – Anlıyorum. Sayın Ayı, sizin son durumunuz nedir?
AYI – Kötüdür… iki gün önce sıska bir armut yedim, onunlayım. Oysa eskiden armutların en iyisini yerdik. Bal da yok. Balın tadını unuttuk. Çiçek yok ki bal olsun.
ASLAN – öyle,, arılar da perişan… Sayın Maymun, bakıyorum komiklik yapmıyorsun; durum çok mu kötü?
MAYMUN – Komiklik yapacak hâl mi kaldı? Aç ayı oynamaz…
AYI – öyle, oynamayı da unuttuk.
MAYMUN – İçimiz kan ağlıyor.
ASLAN – Kan deme, dayanamıyorum! Ah, kanlı bir et olsa!.. Evet, sayın Tilki, sizin grup ne yapıyor?
TİLKİ – Kurnazlık yapıyoruz, ama yine de açlıktan kurtulamıyoruz. Ormanda yiyecek bulmak mucize oldu. Köylere gitmek istedik, tavuk falan yakalarız diye; fakat gidemedik, çok uzak, geri döndük, iki gündür bir farecikle duruyorum.
ASLAN – Sayın Kartal, sizin açlık sorununuz olmasa gerek.
KARTAL – Yok. Yok ama, eskisi gibi kolay ve iyi beslenemiyoruz. Çok uzaklara uçmak zorunda kalıyoruz. Ama bu demek değildir ki, biz bu tehlikenin dışındayız.
TİLKİ – Yakınmayı bırakın Kartal kardeş, uçarak başka kıtalara bile gidebilirsiniz.
KARTAL – öyle. Ama sizlerden, doğup büyüdüğüm bu yerlerden ayrılıp gitmek kolay değil.
ASLAN – Evet, arkadaşlar, ne yapabiliriz?
GEYİK – Yapacak bir şey yok, önce biz otçullar öleceğiz.
TAVŞAN – Yiyecek bulmak için dolaşıp birine yiyecek olmak da var.
AYI – Çaresiz, yağmurların yağmasını bekleyeceğiz.
TİLKİ – ölme eşeğim ölme, yaz gelince yonca bitecek…
AYI – Ah, eşeklerin yerinde olsaydım!
ASLAN – Ben de kedilerin… Eskiden ne güzeldi; kahvaltıda tavşan, öğleyin ceylan, akşamleyin antilop yediğim günler olurdu.
KARTAL – Geçmişe mazi, yenmişe kuzu derler…
ASLAN – Ah, bir kuzu olsa şimdi ya da bir çoban!
TİLKİ – Sayın Aslan, hiç insan yediniz mi?
ASLAN – Bundan üç yıl önce bir avcı yedim.
GEYİK – Afiyet olsun, insanlar yangın çıkarmasalardı, bu kadar açlık çekmezdik!
TİLKİ – Onlar benim postumun peşindeler. Bu gidişle postu deldireceğiz.
AYI – Bizleri çizgi film yapmış, televizyonda oynatıyorlar.
TAVŞAN – Onlar şanslı yaratıklar.
KARTAL – Evet, ne yapmayı düşünüyorsunuz?
ASLAN – Yapacak bir şey yok, orman yasası işleyecek…
GEYİK-Yani?
TİLKİ – Güçlüler yaşayacak, zayıflar ölecek!
ASLAN- Daha fazla dayanamayacağım, sayın Geyik, sizi yemek zorundayım.
GEYİK – Bizi tuzağa düşürdün!
KARTAL – Sizi de ben yemek zorundayım sayın Tavşan.
TAVŞAN – Siz etçillere güvenmemeliydik.
AYI – Ben hanginizi yesem acaba? Tilki seni mi? Maymun seni mi?
TİLKİ – Ayı kardeş, benim hastalıklı olduğumu bilmiyorsun. Beni yersen sen de hastalanır, ölürsün!
MAYMUN – İnanma, yalan söylüyor!
AYI – Ya doğru söylüyorsa?
GEYİK – Ne duruyorsunuz, haydi yiyin bizi! Yiyin de bitsin bu ıstırap. Zaten açlıktan öleceğiz. Bugün bizi yiyeceksiniz, ya yarın? Yazıklar olsun size! Size güvenerek geldik buraya. Ama siz kalleş çıktınız. Haydi saldırın, parçalayın, yiyin!
(Tilki yavaş yavaş uzaklaşır.)
TAVŞAN – Evet, ne duruyorsunuz? Hazır ayağınıza gelmişiz, yiyin bizi! Zaten hep sizin korkunuzla yaşa-
dık. Ne yapalım, biz de böyle güçsüz yaratılmışız. Haydi ne duruyorsunuz, parçalasanıza!
GEYİK – Haydi Tavşan kardeş, biz kalkalım. Eğer akıllarına koymuşlarsa, zaten kurtulamayız. (Kalkarlar.)
ASLAN – Durun, arkadaşlar! Siz cesaret gösterdiniz. Siz gidebilirsiniz. Sizi yemekten vazgeçtik. Biz kimi yiyeceğimizi biliyoruz.
(Geyikle Tavşan uzaklaşırken, Aslan, Ayı ve Kartal Tilki’ye saldırırlar.)
MAYMUN – Her koşulda mert olmak gerek, Dosta dost, düşmana sert olmak gerek! (Perde iner.)

Şerafetfin KARADAĞ

 

 


 

Anneler Günü

Sınıf ortamı. Teneffüste olan öğrenciler dağınık bir şekilde sınıfta durmaktadırlar. Ön sırada oturan

iki kız öğrenci kendi aralarında konuşmaktadır.

SELİN- Neyin var Ayşe? Bugün çok dalgınsın. Seni üzen bir şey mi var?

AYŞE- Bi’şey yok…

SELİN- Hadi canım, ben seni bilmez miyim? Bal gibi üzgünsün işte…

AYŞE- Selin, sen benim en iyi arkadaşımsın değil mi?

SELİN- Tabi en iyi arkadaşınım. Hadi söyle, ne oldu?

AYŞE-( Önüne bakarak) Selin, galiba annemle babam ayrılacaklar…

SELİN-( Heyecanla) Gerçekten mi? Nerden biliyorsun? Annen mi söyledi?

AYŞE- Hayır, annem söylemedi. Ben dün uyumaya çalışırken onların yüksek sesle konuştuklarını duydum; kavga ediyorlar sandım. Kulak kabarttım. Annem: “ Bizim ayrılmamız Ayşe’yi çok üzecek.

Bu durumu ona nasıl açıklayacağız?” diye sordu. Babam da: “ Ayşe çok akıllı bir çocuk. Eminim bizi anlayacaktır.” dedi. Sonra annem: “ Yavaş sesle konuş! Ayşe bizi duyabilir “ dedi. Daha sonra ne konuştuklarını duyamadım. Sabaha kadar uyumadım. ( Sıraya başını yan koyarak ) Hem çok üzgünüm hem de uykusuz…

SELİN- Canım arkadaşım benim. Belki de yanlış anlamışsındır. Üzülme. Hem bu her şeyin sonu değil ki! Anneler ve babalar ayrılsa da çocuklarını çok severler. Hem bak, benim annemle babam da ayrı; ama ben ikisini de görüyorum.

AYŞE-( Başını sıradan kaldırır) Ama Selin, sen her zaman bana “anneme gidiyorum, babamı özlüyorum; babama gidiyorum, annemi özlüyorum” demez misin? Ben okuldan eve gittiğimde beni annemin karşılamasına, akşam olunca da babamın işten gelip birlikte yemeğe oturmamıza öyle alıştım ki! Ben, ikisini de aynı evde görmek istiyorum.

SELİN- Haklısın…( Birden sinirlenir) Hiç anlamıyorum şu anne babaları. Madem ayrılacaklar niye çocuk yapıyorlar? Zaten olan bize oluyor.

AYŞE- Tabi ya, niye masallardaki gibi olmuyor? Anneler, babalar ve çocuklar ömür boyu mutlu mutlu yaşamıyorlar?

SELİN- Kızım, masal bu masal. Gerçekler başka…

( Bu arada yanlarına arkadaşları Didem yaklaşır. Ayşe ve Selin konuşmayı keserler.)

DİDEM- Hadi koşmaca oynayalım

AYŞE- Yok Didem. Biz oynamayacağız. Sen başkasıyla oyna…

DİDEM- Neyiniz var? Bana küstünüz mü?

AYŞE- Yok canım, niye küselim? Ben biraz yorgunum da…

1

DİDEM- İyi, zaten benim de oynamaya isteğim yoktu. Yanınıza oturabilir miyim?

SELİN- Otur tabi. N’oldu? Niye oynamak istemiyorsun?

DİDEM- Çocuklar, biliyor musunuz? Yarın Anneler Günü…Ben anneler gününden nefret ediyorum! Niye böyle bir gün yaparlar ki! Annesi olmayan çocukları niye düşünmezler?

SELİN- Canım benim. Haklısın. Senin annen öldü ama şunu bil ki çok şanslısın; çünkü seni çok seven bir üvey annen var. Sen de onun gününü kutlayabilirsin.

DİDEM- Evet, aslında doğru; ama ben Serpil annemi çok sevmeme rağmen annemin de hayatta olmasını isterdim.

AYŞE- Yani annen baban ayrılsalardı bile mi?

DİDEM- Elbette. O zaman her ikisini de özlediğimde görebilirdim. Ama şimdi annemi görmem imkânsız.

AYŞE- Haklısın Didem. Aslında benim bu kadar çok üzülmemem gerekiyor.

DİDEM- Sen neden üzülüyorsun ki? Senin annen de baban da ayrı değiller.

AYŞE- Boşver( Arkadaşı Didemi öper) Sonra anlatırım. Bak, ben anneme en sevdiği parfümü alacağım Anneler Gününde. Sen de benimle gel. Birlikte Serpil Annene de bir hediye seçelim. Hem annem sana yardımcı olur. En çok ne sever Serpil Annen?

DİDEM- Kitap…( Gülerek) Tam bir kitap kurdu o… O kadar çok okuyor ki… Eminim gözlükleri bu yüzden takıyor. Çok okumaktan gözleri bozulmuş.

AYŞE- Akıllım hiç olur mu? Öyle olsaydı Türkiye’de insanların hiç gözlük takmaması gerekirdi. Çünkü Türkiye’de kitap okuyan çok az.

DİDEM- Doğru… Bak öğretmenimiz de çok kitap okuyor; ama gözlük takmıyor. Yaramaz Ali de hiç kitap okumaz; ama gözlük takıyor.

( Hep birlikte gülerler)

( Zil çalar. Öğrenciler yerlerine otururlar. Sınıfa öğretmen girer.)

ÖĞRETMEN- Beslenmelerinizi yediniz mi çocuklar?

SINIF- Eveeeet !

ÖĞRETMEN- Aferin size. Pekiii, ellerinizi yıkadınız mı?

SINIF- Eveeet öğretmenim!

ÖĞRETMEN- Çocuklar, canlıların hepsi faydalı değildir. Kirli bir el üzerinde veya fırçalanmamış bir ağızda milyonlarca bizim hasta olmamıza yol açan mikroplar vardır. Bu canlılara bakteri, virüs, mikrop gibi adlar verilir.

ALİ- Öğretmenim, annem bana kızdığı zaman hep “mikrop” der. Onu hasta ettiğim için mi?

( Bütün sınıf güler) 2

ÖĞRETMEN- Bilemem Ali, en iyisi sen bunu annene sor.

GÖKTUĞ- Öğretmenim, annem bana da “ sen benim ilk gözağrımsın” der. Bu kötü bir şey mi? Ben ağrı mıyım?

ÖĞRETMEN- ( Güler) Hayır oğlum. Bunun anlamı” ilk değerli varlığımsın “ demektir. Bugün herkes annesinden söz etmek istiyor galiba… Yoksa nedeni yarının Anneler Günü olması mı?

BURCU- Öğretmenim, babam: “ Anneler Günü para harcamak için uydurulmuş bir gündür. Parası olan da olmayan da bir şeyler almak zorunda kalıyor” diyor. Sizce de doğru mu?

ÖĞRETMEN- Çocuklar, böyle bir günde parayla hediye almak zorunda değilsiniz ki… Önemli olan bu günde annenizi bir şekilde mutlu etmek. Ne bileyim, mesela o gün babanızla birlikte annenize kahvaltı hazırlayabilirsiniz… Ya da odanızı toplayabilirsiniz… Ya da onu ne kadar sevdiğinizi söyleyip öpebilirsiniz…

BAŞAK- Öğretmenim, doğru söylüyorsunuz. Arkadaşımız Hasan’ ı gördüm okula gelirken. Söylemeyecektim; ama madem konu açıldı, söyleyeyim. Hasan’ın bugün okula gelmemesinin nedeni, simit satması…

ÖĞRETMEN- Kızım, simit satmak kötü bir şey değil ki… Hem zaten Hasan okul dönüşü satıyor simitlerini. Bugün niye gelmemiş?

BAŞAK- Onu anlatıyorum öğretmenim… Hasan bugün her zamankinden daha çok simit satıp, annesine hediye almak istiyormuş… Onun için bugün gelmedi.

ÖĞRETMEN- Hasan hem çalışkan hem de akıllı bir çocuk. Ama onun simit satması okuluna engel olmamalı. Okul ve eğitim her şeyden önce gelir. Pazartesi onunla konuşurum. Galiba Burcu’nun babasının haklı olduğu yanlar var.

DİDEM- Öğretmenim, ben anneme kitap alacağım olur mu?

ÖĞRETMEN- Niye olmasın? Ancak kitap seçimini babanla birlikte yaparsan daha iyi olur.

BİRCE- Öğretmenim, ben anneme bir şiir yazdım, onu hediye edeceğim!

ÖĞRETMEN- ( Birce’nin başını okşar) Bu çok güzel bir hediye Birce. Bize de şiirini okur musun?

BİRCE- Okurum öğretmenim. Ben ilk defa seni görmüşüm anne

İyi ki görmüşüm

Ben ilk defa seni sevmişim anne

İyi ki sevmişim

Anneler olmasaydı bu dünya

Ne karanlık ne soğuk olurdu

Ben sensiz üşürdüm anne

İyi ki varsın

( Bütün sınıf Birce’yi alkışlar)

ÖĞRETMEN- Aferin benim küçük şairim. Çok güzel bir şiir olmuş… Bence çok anlamlı bir hediye olacak bu.

3

PELİN- Öğretmenim! Sizin de Anneler Gününüz kutlu olsun! Siz de bizim annemiz sayılırsınız.

ÖĞRETMEN- Teşekkür ederim Pelin. Doğru söylüyorsun. Zamanınızın çoğunu benimle geçirdiğinize göre, ben de artık anneniz sayılırım.

MURAT- Öğretmenim, geçen gün televizyonda bir haber seyrettim. Yavruları yanan bir köpek ağlıyordu ve onları yalayarak iyileştirmeye çalışıyordu. Hayvanlar da ağlar mı öğretmenim?

ÖĞRETMEN-Hayır Murat, bildiğimiz biçimde ağlayamaz. İnsanlar gibi gözyaşı dökemez; ama onlar da en az bizim kadar üzülürler ya da mutlu olurlar. Canlı olduklarına göre hayvanlara da en az insanlar kadar değer vermeliyiz. Onları korumalıyız değil mi çocuklar?

SINIF- Evet öğretmenim!

KARDELEN- Arkadaşlar, hadi hep birlikte “ Annem “ şarkısını söyleyelim! ( Öğretmene döner) Söyleyelim mi öğretmenim?

ÖĞRETMEN- Tabi Kardelen. Eveeet çocuklar, hadi bakalım, hep birlikte

Bütün öğrenciler ayağa kalkıp seyircilerin önüne gelirler. Şarkıyı söylerler. Şarkının bitiminde hep birlikte selam verirler.